Fiili-meşru mücadele dışında yol yok!

Krizin yıkıcı etkilerine karşı yapılması gereken şey, işçi sınıfını ortak bir mücadele programı etrafında, öncelikle fabrikalarda ve sanayi havzalarında taban örgütlenmeleri temelinde birleştirecek, sınıfa karşı sınıf tutumuyla harekete geçirebilecek zeminler yaratabilmektir.

2019, Türkiye kapitalizminin yaşadığı krizin daha da ağır sonuçlarını göreceğimiz bir yıl olacak. İşçi ve emekçiler kendilerini bekleyen belirsiz geleceğin endişesini daha fazla hisseder hale gelmekte, fabrikalarda işçi çıkarımı ve ücretsiz izinler yaygınlaşmakta, temel tüketim maddelerine gelen sürekli zamlarla alım gücü her geçen gün düşmektedir.

Sermaye sınıfı ve devleti ise krizin faturasını işçi ve emekçilere keserek süreci atlatma derdindedir. Patronların borçları yapılandırılmakta, yağmalanmak üzere fonlar sermayenin hizmetine açılmakta, sermayeye vergi muafiyetleri ve çeşitli teşvikler sağlanmaktadır. Ancak tüm bunlar özellikle büyük sermaye gruplarının tedirginliğini gidermeye yetmiyor. Kendilerini güvenceye almak adına Malta adası gibi yerlere kaçıyorlar.

Belli ki gemi iyice su almaktadır. Tek adam rejimiyle ne kadar baskı ve zorbalık yapılsa, muhalif her ses susturulsa da sermaye düzeni açısından süreç iyi yönetilemiyor.

Kuşkusuz sermaye düzenini rahatlatan tek şey işçi ve emekçilerin örgütsüz oluşudur. Sendikal anlamda bir örgütlülükten bile yoksun bir işçi sınıfı gerçeğinin yanı sıra, olduğu kadarıyla sendikalara da sermaye uzantısı bürokrasi egemendir. Bu sayede kapitalistlerin elleri epeyce rahatlamaktadır.

Varlığını sermeye düzeninin bekasında gören, sermaye ve devlet adına işçileri denetim altında tutan Türk-İş, Hak-İş gibi konfederasyonlardan zaten krize karşı bir mücadele beklemek ölüden gözyaşı beklemekle eşdeğerdir. Ülkedeki en büyük TİS görüşmesi sayılan asgari ücretin belirlenmesi sürecindeki şaşırtmayan tutumlarıyla bunu bir kez daha gösterdiler.

Bir ara Türk-İş Genel Başkanı Ergün Atalay, Asgari Ücret Tespit Komisyonu toplantısı sonrası yaptığı açıklamada, “Böyle ne kadar gider? Önümüzdeki günlerde göreceğiz. Ne kadar gider? İşte gördük Fransa’da gitmediğini. Üç gün sonra bizim burada görür müyüz görmez miyiz, bize bağlı” deme gafletinde bulunmuştu. Esasen bu, sermaye düzenini kollamak adına yaptığı bir hatırlatmaydı. Yandaş takımdan gelen tepkiler karşısında Atalay, “Bizim sırtımızda ne sarı, ne de kırmızı yelek olur” diyerek, kendi konumunun altını çizme gereği duymuştu. Zaten hemen akabinde Meclis Başkanı Binali Yıldırım ve TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu, kendisine destek ziyaretinde bulunarak, “Ülkesini seven, yerli ve milli sendikacı” Atalay’a sahip çıktılar.

Bu örnek ülkedeki sendikal bürokrasinin nasıl bir misyona sahip olduğunu, sermaye ve devlet erkânı için önemini açıkça ortaya koymaktadır.

Ayrıca bu vesileyle sendikal bürokrasinin diğer temsilcilerine de bir nevi ayar verilmiş olmaktadır. Bu ayar 300 bin dolayındaki kamu işçisini etkileyen TİS döneminde devleti zora sokacak çıkışlarda bulunulmaması adına da işlevsel bir mesajdır.

Öte yandan, önümüzdeki dönemde çeşitli işkollarında zamanı gelen TİS süreçleri de bu anlamda kritik bir yerde durmaktadır. Alım gücü giderek düşen işçilerin daha iyi ücret ve çalışma koşulları için bekledikleri TİS süreçleri farklı tepkilere, grevlere gebedir. TİS zamanı gelmeden “ek zam” talebiyle harekete geçme ihtimali bulunan işçi bölüklerini de hesaba katmak gerekmektedir. Bu işçi bölükleri her ne kadar farklı tonlarıyla sendikal bürokrasinin denetiminde olsalar da, yine de birlikte hareket etme zeminlerine sahiptirler. Sendikal bürokrasinin denetiminden çıkabilen ve bu şekilde ülke gündemine oturacak eylemlerde bulunan Metal Fırtına gibi örnekler de hafızalardadır.

Şimdiye kadar işçi sınıfının mücadele potansiyelinin sendikal bürokrasi eliyle bloke edilmiş olması, bunun hep böyle gideceği anlamına gelmiyor. Ekonomik taleplerle başlayan tepkiler, Türkiye gibi siyasal ve sosyal kriz dinamikleri bol olan bir ülke için, hızla biçim de değiştirebilir. Bu ihtimaller sermaye ve devletin ajandalarına kayıtlı notlardır. Bu nedenle sağ görünümlü sendikal bürokrasinin temsilcileri kriz karşıtı konuşmalardan ısrarla kaçınıyorlar. Tepesine çöreklendikleri sendikalarda örgütlü işçileri “yerli-milli” argümanlarla gerici politikalara yedeklemenin derdindeler.

Sol görünümlü sendikal bürokrasi ise kriz sürecinde işçi sınıfının haklarını ve çıkarlarını korumak adına ortaya bir mücadele programı koyarak, öncülük yapacak kapasiteden yoksundur. Sol yaftalı sendika bürokratlarının işçi ve emekçi kitleleri bilinçlendirme, örgütleme ve eyleme geçirme gibi bir dertleri olmadığı şimdiye kadarki pratiklerinden görülmektedir. Genel bir propaganda çalışmasıyla, dar-klasik eylemlerle yetinilmektedir. KESK’in yapmış olduğu bölge mitinglerinde gerek kamu emekçileri gerekse diğer işçi sendikalarından katılım açısından yaşanan zayıflık bir başka veridir. Şimdiye kadar işçi sınıfının hak arama mücadelesini fiil-meşru yollarla geliştirmek yerine hukuki süreçlere sıkıştıran, sermayenin kapsamlı saldırılarını meclis muhalefetine havale eden ve sendikal zeminleri dar ekonomik-sosyal politikalara göre belirleyenlerden başka bir pratik beklemek de gerçekçi değildir.

***

Krizin yıkıcı etkilerine karşı yapılması gereken şey, işçi sınıfını ortak bir mücadele programı etrafında, öncelikle fabrikalarda ve sanayi havzalarında taban örgütlenmeleri temelinde birleştirecek, sınıfa karşı sınıf tutumuyla harekete geçirebilecek zeminler yaratabilmektir. Fiili-meşru mücadele yolunu tutarak, kendi bağımsız sınıf çıkarları doğrultusunda harekete geçmiş işçi bölükleri, krizin yıkıcı etkilerine karşı mücadelenin yanı sıra sınıf içinde sendikal bürokrasinin engelleyici etkisinin kırılmasının da önünü açacaktır.