Sanatçı diliyle Alman Devrimi’nde Bremen... Silahlanmış işçilerin sosyalist “Kızıl Kent”i - Peter Weiss

Geleneksel eğitim araçlarına sahip olmasalar da çalışanların deneyim zenginliğine sahip olduğunu ve ortaya çıkarıldığında bu zenginliğin entelijensiyanın gelişmiş ifade biçimine katkıda bulunacağını biliyordu o. Onları tanımak, onların yaşantılarını bilmek Luxemburg için her zaman önemliydi, dedi babam, çünkü yenilenme onlar tarafından gerçekleştirilecekti, sınıf egemenliğini yıkmak bir tek onların elindeydi. Bu yüzden onların kendilerine güveninin sağlanması, bilgilerine değer verilmesi, kendilerini ifade etmelerinin yolunun açılması zorunluydu.

Ünlü sosyalist Alman yazarı Peter Weiss’ın (1916-1982) en son kitabı Direnmenin Estetiği, roman kurgusu içinde kaleme alınmış çok yönlü, çok boyutlu, tümüyle kendine özgü, alabildiğine hacimli ve o ölçüde yoğun bir eser. Onu Türkçe’ye kazandıran çevirmenler eser hakkında şu değerlendirmeyi yapıyorlar:

Direnmenin Estetiği, solun tarihsel yeriyle hesaplaşan sosyalist bir yazarın gözünden Batı’nın kültür tarihi olarak değerlendirilebilecek; temaları ve yapısı bakımından derinlikli ve yoğun bir belge-roman. ... Peter Weiss’in bu romanı, 1937-1944 arasındaki anti-faşist direnişi ve bu direnişin içinde yer alan gerçek kişilerin öykülerini/yaşantılarını merkez alarak, isimsiz bir Ben Anlatıcı’nın (sınıf bilincine sahip aydın bir işçinin) bakış açısıyla, tarihi, Antik Yunan’dan bu yana sanat ve siyaset düzlemlerinde yeniden kuran bir metin. Direniş ve sınıfsal mücadele motifi çerçevesinde solun tarihinin (yazarının sözleriyle “sosyalizm adına yapılmış hatalar”ın) ve sanatın toplumsal işlevinin sorgulanması, metinde iç içe geçen iki temel düzlem.” (Çevirmenlerin sunuşundan...)

Bu çok hacimli kitaptan buraya ancak çok sınırlı bir biçimde aldığımız parçalar, Alman Devrimi ve onun Bremen cephesiyle ilgili tarihsel bilgilerimizle örtüşüyor. Fakat Peter Weiss eserinde bunu bize sanatçı dili ve duyarlılığıyla, kendine özgü bir kurgu içinde etkili bir biçimde sunuyor. Peter Weiss’ın Alman Devrimine ilişkin değerlendirmeleri ayrıca dikkate değer. Kısa ömürlü Bremen Sosyalist Cumhuriyeti ile ilgili olarak sunduğumuz öteki metinlerle birlikte ilgiyle karşılanacağını umuyoruz.

***

Bremen Sosyalist Cumhuriyeti, Berlin’deki Spartakist Hafta günlerinde, 10 Ocak 1919’da, komünistlerin önderliğindeki silahlanmış işçilerin gücüyle ve USPD’nin desteğiyle ilan edildi. Yaklaşık dört hafta sonra, 4 Şubat’ta, SPD’li hükümetin tam desteğindeki Freikorps’lar tarafından ezildi. Bu denli kolay ezilmesinde SPD’nin açık ihaneti kadar merkezci USPD’nin ihanete varan yüz çevirmesinin de önemli bir payı vardı. Rosa Luxemburg’un geçen sayı yayınladığımız son makalelerinin de tanıklı ettiği gibi, USPD yönetimi bu tutumu önce Berlin’de ve ardından Alman Devrimi boyunca neredeyse hemen hemen her yerde tekrarladı. Lenin’in Kautsky çizgisindeki Merkezci oportünizmi esas hedef haline getirmekteki isabetli tutumunu Alman Devrimi deneyimi de kendi yönünden doğruladı. Aynı gerçeği Rosa Luxemburg 11 Ocak 1919 tarihli makalesinde şöyle dile getirmişti: “Almanya’da sermaye sınıfıyla karşı karşıya gelmek, ilk etapta burjuvazinin koruyucu siperi olan Scheidemann-Ebert’lerle hesaplaşmaktan geçmektedir. Scheidemann’larla hesaplaşma ise, Ebert-Scheidemann’ların koruyucu siperi olarak hareket eden USPD’nin tasfiye edilmesini gerektirmektedir.” (Liderlerin Başarısızlığı).

***

Başlık, metinde kullanılan “Kızıl Kentimiz” ifadesinden hareketle tarafımızdan konuldu. Orijinal metinde yazar, tercih ettiği yazım tekniği çerçevesinde, çok seyrek olarak paragraf kullanıyor. Biz seçtiğimiz bölümleri belli paragraflara ayırmayı buradaki amacımıza uygun bulduk. Kitabın ilk baskısı Yapı Kredi Yayınları (2005), son iki baskısı ise İletişim Yayınlarınca (2013-2014) yapıldı.

Kızıl Bayrak

***

Gençliğinden beri sosyal demokrat olan, Avusturya İmparatorluğu’nda savaş karşıtı propaganda yaptığı gerekçesiyle, Macaristan’da doğup büyüdüğü yer olan Nagy Emöke’nin tek siyasi tutuklusu unvanını kazanan babam bindokuzyüzonaltı baharında ağır yaralı olarak cepheden Almanya’ya götürülmüş, askeri hastaneden taburcu olup çürüğe çıktıktan sonra Bremen’e yerleşmişti. İşte ben de burada sekiz Kasım bindokuzyüzonyedide doğmuştum. Babam Weser tersanesinde iş bulmuş ve İşçi Eğitim Derneği’nde sürdürdüğü etkinlikleri aracılığıyla Spartakistler Birliği’yle yakınlığı olan Arbeiterpolitik gazetesiyle ilişki kurmuştu. Kasım bindokuzyüzonsekizde Liebknecht’in Sosyalist Cumhuriyet’i ilan etmesinden sonra Berlin’e gelmiş, sonra yeniden Bremen’deki devrimci ayaklanmalara katılmış, yirmili yıllarda kendi çabası ve çalışmalarıyla mühendislik diploması almış, ancak mesleki yükselme olanağı bulamamış, işyerinde ön ayak olduğu teknik yeniliklerden dolayı terfi edip Berlin’e gideceğimiz zamana kadar tersanelerde işçi olarak çalışmaya devam etmişti. (s. 41)

Zihnimde birikmiş olan başlangıca ait malzemenin yığıştığı benim bu sınırlı ve durağan dünyamın üstüne babamın yaşantıları geliyordu. Tüfeklerin ve makineli tüfeklerin yaylım ateşini, havan toplarının gürültüsünü duyduğumda bir yaşlarındaydım, ama izlenimler bana sonradan anlatılanlarla bilinçli hale gelmişti ancak. Annem, kucağında da ben, dört Şubat bindokuzyüzondokuzda sabahın erken saatlerinde pencereden iç savaşın çatışmalarını izlemişti. Neustadt kışlasındaki askerlerin hâlâ bizim saflarımızda mı olduğunu yoksa habercilerden duyduğumuz gibi kentin iç kısımlarını işgal edip Neustadt’a sızan beyaz muhafızlara mı katıldıklarını bilmiyorduk, dedi babam. Weser Köprüsü’ndeki birliklerimiz hazırdı, biz Kaiser Köprüsü üzerinden tersanedeki İşçi Konseyine ulaşmaya çalışıyorduk, Stephani Kapısı’ndan geçişi kesmek üzere askeri bir birliğin yolda olduğu söyleniyordu. Babamı dinlerken gözümün önüne kışla geldi. Exerzier Meydam’nı çevreleyen kırmızı tuğlalı yapılar, parmaklıkların önüne dizilmiş kara ağaçlar, büyük kapı, ortadaki gezi yolu, iki yarımdaki tramvay raylarıyla Grosse Bulvarı gözümün önündeydi, çatışanları yüreklendirmek için liman bölgesindeki hiç susmayan fabrika sirenleri geldi kulağıma. Kentin iç kısımlarından gelen Serbest Birlikler (Freikorps) Martini Caddesi üzerinden Kaiser Köprüsü’ne ilerlemişlerdi. Sankt Pauli’nin mahallinde Johannis Caddesi’nde ateş açılmış, yan sokaklardaki ayaklanmacılar, ikmal yolları kesilmiş olan devrimciler çatıların ve bahçe duvarlarının üstüne çıkarak geri çekilmeye başlamışlardı, resim bütün berraklığıyla gözümün önündeydi artık, bir zamanlar evimizin penceresinden bakarak ne olup bittiğini anlamadan kaydetmiştim o sahneyi, babam, çatılardan sürünerek tipiye dönüşen karın altında ağaçlara atlayıp aşağı inenler arasındaydı, nasıl yavaş yavaş sahildeki kayalıklardan Grosse Bulvarı’na püskürtüldüklerini, tayfaların koruma ateşi altında köprünün parmaklıklarına yaslanarak ilerleyişlerini anlatırken, ben başımın üstünde köprünün altını, görüyor, mayınların sesini duyuyordum, patlayan bir gaz borusundan çıkan mavi alev çizgisi hızla ilerliyordu, Weser Köprüsü’nün öbür ucundaki işçiler bozguna uğramışlardı, dedi babam, el arabalarından, sandıklardan, kalaslar ve döşeklerden yaptıkları barikatların üstünü kapkara bir duman kaplamıştı, bizler henüz Kaiser Köprüsü’nün ortasında siper almış vaziyetteyken katedral çanları karşı devrimin zaferi için çalmaya başlamıştı bile. (...) Babamın yüzü tiksinti ya da öfkeden değişti, bütün gün ve gece boyunca çatışmalar devam etti, dedi. Babamın içinde bulunduğu grup karşı kıyıya, Stephani Kapısı’na ve her köşesini çok iyi bildikleri rıhtıma ulaşmayı başarmıştı. Tersane düşman birliklerinin eline geçmişti, ama yeni bir saldırı için biraraya gelinirken babamı Gröpeling’de bir hangarda kurulan seyyar ilkyardım hastanesine götürmüşlerdi, geçici sosyal demokrat yönetimin, Halk Temsilciler Konseyi’nin, Asker ve İşçi Konseylerinin dağıtılması sürecini tamamladığı günlerde babam da başka yaralılarla birlikte orada yatıyordu. (s. 100-01)

Bremen’deki Şubat günlerini düşündüğünde babamın, omuzlarında başa çıkamadığı bir yük hissettiği belli oluyordu. İşte, Neukirch Nakliyat’ın ahırdan bozma hangarı, işte işçilerden yana olan tek doktorun kurşunu çıkardığı omzundaki kanlı ve etine yapışmış bandaj. Arabasındaki çocuğuyla bir kadın, polis kordonundan geçebilmişti, annem üstümdeki battaniyenin altına birkaç havuç ve bir somun ekmek koymuştu, her akşam babamı görmeye geliyordu, babam bir hafta sonra işçiler ve denizcilerin yeniden işgal ettiği tersaneye döndü.

Kentte burjuvazi gücünü yeniden sağlamlaştırmayı başarırken görev başındaki son devrimci birliği olarak burada yaklaşık iki ay daha dayandılar. Bu eşitsiz mücadele bütün açmazıyla babamın içinde yaşıyor, her defasında taşımak zorunda olduğu ağır bir yük gibi karşısına çıkıyordu. Sosyal demokrat Friedrich Ebert’le devrimci önderlerden Karl Liebknecht’in birbirlerine karşı ilan ettikleri iki ayrı cumhuriyetle birlikte çifte iktidar günlerinin yaşandığı Kasım ve Aralık tıpkı St. Petersburg’daki günler gibiydi, orada da bir yıl önce silahlı işçiler caddelerden geçerken kafeler, sinemalar, tiyatrolar tıklım tıklımdı, gördüğümüz resimlerde, yanlarında devrimin adının anılmasını dahi kendilerine hakaret gören insanlar faytonlarla geziyorlardı. Oysa bizde onların ayaklarının altındaki zemini çeken şafak vakti gelmedi, dedi babam. On Ocak’ta Bağımsız Sosyalist Cumhuriyet ilan edilen Kızıl Kentimizin yanı sıra burjuvaların, tüccarların, dünya ticaretinin kenti de varlığını sürdürmeye devam ediyordu.

Yetmiş beşinci piyade alayı cepheden dönüp yeni yılın ilk gününde Bremen’e girdiğinde, alay komutanı binbaşı Caspari ayaklanmanın bastırılması ve meclisin yeniden işletilmesini sağlamakla görevlendirilmiş bulunuyordu. Bayram giysileri içindeki burjuvazinin yeni yılın gelişini kutladığı Columbus Oteli’nin pencerelerinden ve Hillmann Oteli’nin verandasından bakıldığında havada salladıkları kılıçlarıyla subayların eşlik ettiği askerlerin, kurtarıcıların geldikleri görülüyordu. İstasyon meydanından başlayarak tezahüratla karşılandılar. Nasıl ki kentin oğulları tüfeklerine takılan güllerle İmparatorluk için fetihe çıktılarsa, savaştan sağ dönenler de büyük burjuvaziyi korumaya razı oldukları için çiçek yağmuruna tutuluyordu.

Komuta kademesinin, devrimcilerin elindeki kışlaya engellenmeden girmek talebi üzerine kente giren askerleri pazaryerinde, o zamana kadar ayakta kalabilen başka bir güç daha karşıladı. Otel müşterileri tarafından kendilerine sunulan şampanya kadehlerini boğazlarından aşağı boşaltmalarının hemen ardından karşılarında devrimci asker konseyini bulmuşlardı, belki dayanışma duygusuna kapılıp sınıf bilinci kıvılcımının çakacağı bir anda kışlaya gitmeden önce silahlarını devrimci birliklere verebilmişlerdi.

Asilzadelerin parklarda gezindiği, tüccarların sıcak villaların keyfini çıkardığı, buna karşılık aç insanların buz gibi işçi evlerinde donarak oturduğu, devrimi sürdürmekteki sarsılmış kararlılığın karşısına gelenekselin inatçılığının çıkarıldığı bu kent artık bakanların ve generallerin planlarını kurdukları masalarda saldırının hedefiydi, dedi babam. Gerekli talimatlar, saraçlık ve birahane işletmeciliği yaptığı günlerin anısına Bremen’e gönlünde ayrı bir yer veren Ebert’ten çıkarak, bir zamanlar çocuk arabası üreten bir fabrikada sepet işlerini yapan, Orman İşçileri Birliği’nden kütük ticaretine terfi eden, Kielli denizcilerin ayaklanmasının bastırılmasından sonra Berlin’e çağrılıp Savunma Bakanlığına getirilen Noske’ye ulaşıyor, onun üzerinden dokuzuncu ve onuncu kolordu komutanı Lüttwitz’e geçiyor, oradan da yönetime sadık sivil kurumlara ve ayaklanmacıları çembere almak için askeri harekâtı hazırlamakla yükümlü albay Gerstenberg’e iletilerek bir emir zinciri işletiliyordu.

Caspari sendika başkanlarının yardımıyla askerleri kendi saflarına çekmeye çalışıyordu; artık seferberliğe gönderilmedikleri halde hâlâ sürüklenip talim yaptırılan, kışlalarında üstlerinin emirlerine uymak zorunda olan bu askerler de mücadele etmekte olan işçilerin belirsiz ortamına girmektense Serbest Birliklerden (Freikorps) birine katılmayı tercih etmişlerdi. Hükümete sadık kalan birlikler Verden’de toplanıp yeniden savaşa gidecekmiş gibi silahlandırılmışlardı; Berlin’den gönderilen toplara, alev makinelerine, panzerlere yabancılık çekmiyorlardı. Ocak ortalarında Sosyal Demokrat Halk Temsilciler Konseyi’nin başkentte devrimci güçleri dağıtıp liderlerini katlettiği, yeni yönetimin kendisini burjuva cumhuriyetinin koruyucusu olarak onaylatmak istediği ulusal meclis seçimine gidildiği sırada Sovyetik yönetiminin hâlâ ayakta olduğu son kent olan Bremen’i de düşürme kararındaydılar.

Sana bu konuda ne anlatabilirim ki, dedi babam acı içinde, olup biteni açıklamak imkânsız, her şey o kadar çabuk olup bitti ki, her şey sonradan kitaplarda yazılanlardan öyle farklıydı ki, bizimle ilgili olan her şey silinip yok edildi, gazetelerde, dergilerde, savaştaki mağlubiyetin faturasını kendi halkı karşısında kazandığı zaferle ödeyen birlikler boy gösteriyordu yalnızca. Ve yeniden kendisini öne doğru fırlatan darbeyi hissetti babam, sanki birisi omzuna vuruyormuş gibi ve omzun çıplakmış gibi, dedi, oysa üstümde kaim bir ceket vardı. Sıkıştığımız köşede olan biteni doğru algılayamıyor, ancak tahminlerde bulunabiliyorduk, tarihsel olaylar bizi silindir gibi ezip geçiyordu, bize karşı son derece kayıtsız bir şekilde. (...)

 Bir yoldaş Ruhr bölgesindeki madencilerin greve gittiğini, yüz bin kişinin Bremen’deki müdahalenin sona ermesini talep ettiğini söylüyordu, bu sözler babamın kulağına geldiğinde zehir gibi bir rüzgâr ötekini çekip almıştı bile, babam ancak ilkyardım hastanesinde kendine gelebilmişti. Binanın damında tekrar kızıl bayrağın dalgalandığını gördü, denizciler cephaneyi, silahları tersaneye taşımışlardı, mayın tarayıcıları ve el konan römorkörler doklara bağlanmıştı. Babam, İşçi Konseyinin iki ay daha Weser tersanesinde dayanabilmiş olmasının kendini kandırmaktan başka bir şey olmadığını söylerken, bu olayı şimdiki bakış açısıyla, faşizmin ülkeyi esir aldığı bugünün içinden değerlendiriyordu. Onlara kimsenin destek vermeyeceğini, dayanma gücünün yavaş yavaş kırılacağını, bu sorunun fazla patırtı çıkarmadan adeta kendiliğinden çözüleceğini daha işin başında bilen yönetime karşı boyun eğmemeyi bir hayal olarak görüyordu şimdi. Ne kadar kahramanca olursa olsun bu girişim ne işe yaradı, dedi babam, başkalarını harekete geçirip kendi saflarımıza çekemedik, halk mücadele için gereken enerjisini o soğuk ilkbaharda yitirmişti. Kar fırtınası altında ölülerini mezarlara taşımışlardı, hâlâ tek tük intikam çağrıları yükseliyordu, kederli kafiyelerin sokaklardan geçmesine izin verilebilirdi, nasıl olsa kentin efendileri kendilerinden emindiler.

Ama bugün de hâlâ karşı koyanlar var, dedim. Sadece küçük gruplar, diye yanıtladı babam, yirmi yıl sonra hâlâ küçük gruplar, bizlerse o zamanlar biricik doğru için, toplumsal koşulların topyekûn değişmesi için bütün gücümüzle mücadele ettik, karşı saldırıya dayanma gücünü bulduk, çünkü her yerde kitlelerin aynı hedefe koşacağına inanıyorduk. Onbeş Nisanda genel grev çağrısı yapıp işgalin kalkmasını, tutukluların serbest bırakılmasını, temel ihtiyaçlar ambargosuna son verilmesini talep ettiğimizde nasıl kentin silahlı güçlerle sarılı olduğunu görmedik, dedi babam, isteklerimiz geri tepti, senato bütün dükkânları, eczaneleri, hastaneleri, otelleri kapattı. Zenginler kendileri için zamanında önlem almışlardı. Onların özel klinikleri, doktorları, hemşireleri, ebeleri vardı. Sonra suyu da kısmen kestiler, bizim bölgemize su verilmiyordu. Yeni zenginler oturdukları yerde yayılıp keyif sürerken bizim kesimimizde kadınlar Weser’den su taşıyorlardı, mazotlu kirli su, birkaç patates, çocuklar için bir bardak süt bulabilmek için kilometrelerce yürümek zorunda kalıyorduk.

Babam yumruğunu havaya kaldırdığında, bir Mayıs bindokuzyüzondokuzdan bir gün önce, grevin kırıldığı gün yenik düştüğü güçsüzlük, çaresizlik yüzünden kendini lanetlemek ister gibiydi. Tek bir müstehzi ve aşağılayıcı söz Bremen proletaryasına dil uzatmak olurdu. Babamın geçirdiği deneyim buydu, yeni bir başlangıç için gördüğüm imkânları ona söylemem o anda hiçbir işe yaramazdı. (...)

Sokak hizasındaki pencerelerden içeri düşen buğulu ışıkta babamın son üç yılda nasıl yaşlanmış olduğunu gördüm, yüzü yorgundu, saçları ağarmıştı, Almanya’daki işçilerin kendi kararsızlıkları yüzünden bozguna uğradıkları, kendi körlükleri yüzünden teslim oldukları fikrini bir türlü kafasından atamıyordu. Bir makineli tüfeğin kurşunlarına hedef olan, böylece ikinci dereceden bir nişan olarak demir haç almasını sağlayan sağ bacağını sürüyerek, Kaiser Köprüsü’nde yaralandığından bu yana devlet düşmanı olarak damgalanmasına neden olan hissizleşmiş sol omzunu havaya kaldırarak mutfakta dolanıp duran babam, eli havada gözleri tozlu sokakta, o zamanlar, zafer henüz mümkünken mücadele araçlarının neden ellerinden alınmış olduğunu kendine açıklamaya çalışıyordu. Nasıl babamın dünyası beni kuşatıyorsa, onu da başka bir dünya, karar verenlerin, tasfiye memurlarının dünyası kuşatıyordu.

Savaş yorgunu askerler, açlığın, pahalılığın, soygunculuğun ezdiği işçiler ayaklanmıştı, politik olarak eğitilmemişlerdi, izledikleri devrimci bir yönetim yoktu, hoşnutsuzluk, sabırsızlık halinin yarattığı bir hareket her yana yayılmıştı, pek çoğu için henüz ne anlama geldiği kavranmamış olan Rus örneği bir umuttu, patlak veren grevler, kendiliğinden ve hazırlıksız oluşan konseyler burada da proletaryanın egemenliğinin başladığına işaret eder gibiydi. Bir durum analizine gerek kalmadığı düşünülüyordu, bizzat tarih onları, yani çoğunluğu, yönetimi ele geçirmeye çağırıyordu. Halk ayaklanmasının Tanrı lütfuna dayanan monarşiyi devirmeye yeteceği ve devletin de çaresiz bir şekilde, çalışanlar tarafından ele geçirilmeyi bekleyeceği sanılıyordu. Oysa askeri fiyaskodan sonra kendi pozisyonlarını kurtarmak için monarşiyi feshedenler başkaldıranlar değil, tam tersine Genelkurmay, toprak sahibi asiller ve büyük sermayedarlardı. Ordunun ve diplomasinin, ağır sanayinin ve bankacılığın temsilcileri, ayaklanan işçilerden, denizcilerden ve askerlerden daha hızlı davranıp durumu görmüşler, en büyük işçi partisi olan sosyal demokratların yöneticileriyle el ele vererek sözümona bir devrimin yolunu açmışlardı. Sosyal demokratlar devrimci yönetimin makamlarına kitlelerin güçlü hamlesiyle, emperyalist savaşın bir iç savaşa dönüşmesiyle, işçi ve asker konseylerinin kararıyla değil, tam tersine eski düzenin mareşalleri ve sermaye sahipleri sayesinde yerleşmişlerdi. Ütopyalar, iyi tanımlanmamış ve dağınık idealler boş yere hâlâ sosyalist bir demokrasinin oluşumunu umarken, hükümet ayaklanmayı bastırmak için egemen sınıfların bütün kurumlarıyla anlaşmıştı bile. İşçi sınıfının kendi partisini mücadelenin aracı olarak kullanabileceği o anda, on yılı aşan bir süreden beri parti yönetiminin ön hazırlığını yapmış olduğu gibi sınıfın çıkarlarına ihaneti tamamlanmıştı. Devrime giden yolun açıldığı bir durakta hedefi toplumsal değişim olan her türlü örgütlü eylemden kaçınmakla kalınmamış, aynı zamanda reformlarla birlikte sosyalizme barışçıl yoldan geçileceğine ilişkin Bernstein ve Kautsky’nin beslediği yanılsamanın bile gerisinde kalarak, sosyal demokrat kitle partisinin kendisini karşı devrimin merkezi haline getirdiği de ortaya çıkmıştı.

Savaşın patlak vermesi Kautsky ve Hilferding’in teorilerini zaten çürütmüştü, dedi babam. Onların bize sermayenin büyümesinin mali gücün emperyalistleşmesine yol açacağını söylemiş olmaları yerinde bir açıklamaydı, ama bu yayılmacılığın savaşcıl sonuçlarını dikkate almamışlardı. Yetişme çağımızda biz nasıl onların analizlerinin etkisi altında kaldıysak, onlar da para egemenliğinin geriye engellenemez canlılığının etkisi altındaydılar ve bizim maddi manevi gelişimimizin ancak tekelcilikle sıkı bir işbirliği yaparak gerçekleşeceğini düşünüyorlardı. Babamın girdiği Bağımsız Parti’nin de radikallik kılıfı altında sol sosyal demokratları ele geçirip devrimci Spartakistler Birliği’ni etkisiz hale getirmekten başka bir niyeti yoktu, bu partinin liderleri kabine üyeleri olarak çoktandır kitlelerin her türlü inisiyatifini kırmaya hazırdılar. Sosyal demokrat liderler Ebert, Haase ve Noske ordunun en üst yönetimiyle ve polisle anlaşma yaparken, Legien özel girişimcilerle uzlaşıyor, sanayi prensleriyle ve düzenle uyumlu sendika yönetimleriyle, kuşkusuz sosyalistleşme eğilimlerinden uzak durulacağı mesajı verilerek ve işçi sınıfının bilgisi dışında ittifak kuruyordu.

Cumhuriyetin kuruluşunun gereği olarak uluslararası sermayeyle de yeniden ilişkiye geçilmişti. Pazarlar uğruna yapılan emperyalist savaşta Almanya darbe yemişti, ama artık dünya ekonomisini tehdit eden yeni tehlike karşısında Almanya’nın kullanılması gerekiyordu. Sosyal demokrat Philipp Scheidemann, hükümetin daha dünkü düşmanlarını, temsil ettiği Alman Hükümetinin de kendileri gibi düşündüğü konusunda ikna etti, çünkü söz konusu olan Bolşevizm’le mücadele etmekti. Yaraları sarmak için çalışmak, ülkeye şırınga edilen yeni parola buydu. Proletarya devrimine vurulan darbeyle birlikte ambargo kalkabilir ve Başkan Wilson’un Amerika’sından gerekli ihtiyaç maddelerinin ülkeye girişi sağlanabilirdi, antidemokratik bir Almanya’nın bunu başarması mümkün olmaz, deniyordu.

Yönetimdekiler, düzen ve güvenlik tedbiri olarak öne sürülen bu ilk başarıyla halkın büyük bir çoğunluğunu yanıltmışlardı. Artık durdurulması istenen devrim, burjuva demokratik devrimi olarak adlandırılmış, işçi sınıfının taşıyıcılığını yaptığı bu devrim duraksamalar ve şaşkınlıklar yüzünden, ilerici burjuvazinin yolunu açmak yerine, sömürgecilik deneyimiyle nasırlaşan burjuvaziye bir basamak daha yükselme fırsatı vermişti. Pek çok kişi bu gelişmeyi anlamamıştı. Devrimin bu avukatları kendilerine halk temsilcileri diyorlardı. Çalışanların karşısında olmak için ne nedenleri olabilirdi ki, onlar bu hareketin içinden gelenlerdi, kuşkucu sorular bu şekilde yanıtlanabiliyordu.

Bankaların, bürokrasinin, mutlakiyetçi devletin restorasyonuna rağmen, Kasım geldiğinde hâlâ devrimin proletarya aşamasına ulaşılacağı düşünülüyordu, dedi babam. İşte biz bu noktada yanlış akıl yürüttük, diye devam etti sözlerine. İdeallerimize duyduğumuz güven içinde dokunulmaz olduğumuzu sandık. Gerçek ya da adalet olarak adlandırdığımız daha yüksek bir gücün gazabına güveniyorduk adeta, onun bütün yalanları ve yanlışları silip süpüreceğini varsaydık. Papazlardan ve büyük babalarımızdan devraldığımız çocuksu inancımızı zihnimizin zorlamalarına inat savaş boyunca taşımaya devam etmiştik. Ne bu tarihsel anda birlik olup ayakta kalmaya ne de liderlerimizi korumaya özen gösterdik. Rus devrimcileri kendilerini yakalatmamayı başarmışlar, ülke dışına çıkıp orada yıllarca hareket için hazırlanmışlar, özenle ilişkilere bakıp bunlardan sonuçlar çıkarmışlardı, onlar güç dengelerinin nasıl olduğunu tam olarak biliyorlardı, buna karşılık bizde en iyiler yozlaşmış, toplanmamız ve örgütlenmemiz gereken bir anda geri adım atmışlardı, bizlerse olup biteni aymazlık içinde öylece izledik.

Kari Liebknecht ve Rosa Luxemburg hapisten çıktıklarında ayaklanma bütün hızıyla devam ediyordu, Liebknecht Berlin Sarayı’nın balkonundan Bağımsız Sosyalist Cumhuriyeti ilan ederken aynı anda Scheidemann parlamentoda Alman Cumhuriyeti’nin resmen kurulduğunu açıklamıştı, akın akın yollara dökülen halk kitleleri bölünmenin ortak sokak eylemleriyle aşılacağını düşünüyordu. Bir işçi iktidarı için vermekte olduğumuz mücadele sırasında, dedi babam, parti aidiyetinin bağlayıcı olduğunu düşünmüyorduk, teori ve eylem alanları bizim için sınırlı değildi, tartışmaya açıktık, ayrıntılarla bulandırılamayacak temel ilkeleri paylaştığımız kanısındaydık.

Bağımsız Parti’nin sol kanadında yer alan babam, Bolşeviklerin siyasetini benimseyen ama Spartakistler’den ayrılan Bremen Komünistleri gazetesinde çalışıyordu kimi zaman. Yine de babam özellikle kültür devrimi üzerine yazdığı yazılarla Luxemburg’un temsil ettiği programı destekliyordu. İdeolojik karşıtlıkları saydamlaştıran bir form, bir ifade biçimi arayışı içinde çok sesliliği benimsemiştik, dedi babam, hepimizin ortak amacı olan ve gerçekleşmesi için uğraştığımız birliğin eninde sonunda kurulacağından emindik. Bilinçli olarak devrimci bir çizgiyi izleyenler, işçi partileri içinde azınlığı oluşturuyordu, konseylerde aktif olanlar da, çoğunluk partisi olan Sosyal Demokrat Parti’nin, sosyalist bir gelişme ancak parlamenter cumhuriyetin içten fethedilmesinden geçer teziyle yetişmişlerdi. İçlerindeki aktivistler de sosyal demokrat eğitim kuramlarında onlara öğretilen ideallerin etkisi altındaydılar, onlar hiçbir zaman karşıt güçlerin kutuplaşması yönünde değil, sınıflararası işbirliği yönünde, hiçbir zaman devrimci disiplin yönünde değil, verili bir işbölümü disiplini yönünde eğitilmişlerdi.

Babam azınlığı temsil eden Spartakistler Birliği’nin sergilediği Marksist muhalefetle tanıştıktan sonra revizyonist çoğunluktan kopmak gerektiği fikrine varmıştı. Sosyal demokrasinin bilgi güçtür diyen tarihsel parolasına yeni bir anlam verebiliyordu artık. Devrimci bir dönüşüm olmadan onun tasarladığı gibi bir kültürel etkinlik de olamıyordu. Babamın kastettiği siyasi yolun bu tür düşüncelere nasıl da sıkı sıkıya bağlı olduğunu anlamaya başladım, onun devrimci teoriyle yaratıcı gelişim arasındaki ilişkiye işaret ederek benim kültürel ilgilerimin uyanmasına nasıl katkıda bulunduğu da belleğimde uyanıyordu artık. Konular ve temalar işçilerin önüne hep ait oldukları parti tarafından konuyordu, dedi babam, onlar hep sözüm ona bilinçlerine rağmen verileni alanlardı, parti yöneticileri onların ne hissedip ne düşündüğünü asla merak etmedi. Bu açıklık ve çekincesizlik, gerçek bir demokratik tavır bir tek Luxemburg’da vardı babama göre. Geleneksel eğitim araçlarına sahip olmasalar da çalışanların deneyim zenginliğine sahip olduğunu ve ortaya çıkarıldığında bu zenginliğin entelijensiyanın gelişmiş ifade biçimine katkıda bulunacağını biliyordu o. Onları tanımak, onların yaşantılarını bilmek Luxemburg için her zaman önemliydi, dedi babam, çünkü yenilenme onlar tarafından gerçekleştirilecekti, sınıf egemenliğini yıkmak bir tek onların elindeydi. Bu yüzden onların kendilerine güveninin sağlanması, bilgilerine değer verilmesi, kendilerini ifade etmelerinin yolunun açılması zorunluydu. Sosyal demokrasinin sağ kanat liderlerinin nasıl bir kinizm ve vicdansızlık içinde tutuculuğun ve şovenizmin avukatlığına soyunduğunu henüz göremediğimiz dönemlerde, barışın ve burjuva kesimleriyle her türlü anlaşmanın işçi sınıfı zemini üstünde ve onun şartlarına göre kurulması gereğinden dem vuruyorduk durmadan. Yine de kendi örgütlenme biçimini iyi kavrayamamış olan birinci Alman Sovyetleri Kongresi Aralık ayında Berlin’de bütün iktidarı kendi isteğiyle Halk Temsilcileri Konseyi’ne verip silahların, bütün komisyonlara hâkim hale gelmiş subaylara teslim edilmesini kararlaştırmıştı. Sosyal devrimi gerektirecek bir durum yok artık, deniyordu, bu noktada hâlâ mücadelenin devamında ısrar edenler vatan haini konumuna düşebilirlerdi. (...)

Şaşırmaya gerek yoktu, çünkü işçiler, askerler, denizciler Kasım onsekizde aldatılmalarına izin vermişlerdi. Taleplerinden vazgeçtikleri anlamına gelmiyordu bu, onlar bir Alman Sovyetleri iktidarının kurulması, kapitalist girişimciliğin ve toprak mülkiyetinin devletleştirilmesi, Dışişleri’nin diplomatik ilişkileri kestiği Bolşevik Rusya’ya bağlanılması için mücadele etmişlerdi. Ama bu kitleler, kendilerini halk temsilcileri olarak adlandıranların, işçi sınıfının ayaklanmasıyla elde ettikleri konumu devrimci sloganlarla tehlikeye düşürmek yerine, kitle katliamını, ülkeyi kırıp geçirmeyi tercih edeceklerini düşünememişlerdi. Bu iyi niyet, Kautsky’nin ve Bernstein’ın mimarı olduğu Erfurt programında da dile gelen ve Bağımsız Sosyal Demokrat Parti’nin tüzüklerinde keskinleştirilen söz karşısındaki bu saygı, kendileri için en iyisini yapacaklarına inandıkları önderliğe duydukları bu güven, kendi saflarındaki düşmanı görmelerine engel oldu. İşte babamın anlatmaya çalıştığı, onların, yani mücadele edenlerin, yönetenlerin hilelerinden ne kadar uzak oldukları, kendi sahalarında politik bir oyun tarafından nasıl başlarının ezilip tüketildikleri, çabalarının onları silip süpüren hareketten nasıl farklı olduğuydu. Lafı durmadan kendi gördüğü olaylarla egemenlerin niyetleri arasındaki orantısızlığa getiriyordu. Öte yandan doğru muhakeme gücünü kaybetmiş olanlar o ve arkadaşlarıydı, ortalığa yayılan çarpıtmaların sorumlusu onlardı, çoğunluktu, çünkü tam da kendilerine uyar bir saflıkla kuzu kuzu uzlaşmışlardı. Seçkin ordu birliklerinin, Cumhuriyetçi Asker güçlerinin ve güçlendirilmiş polisin, kendi partilerinin ve sendikalarının liderleri tarafından işçi sınıfının bozguna uğratılması için kullanıldığını anlamak istemiyorlardı. Onlar Ocak günlerinde, yeni düzenin kasaplığını üstlenen adamı Noske, Berlin’de Liebknecht’i, Luxemburg’u ve yüzlerce işçiyi öldürttüğünde bile proletaryanın büyük bölümünün toplandığı partinin hâlâ devrim için kazanılabileceği düşüncesinden vazgeçmediler. Berlinli yoldaşların yükünü hafifletmek için Bremen on Ocakta kendi Sovyet Cumhuriyetini ilan etmişti. Son güne kadar, dedi babam, sosyal demokratlarla müzakereleri sürdürdük. Onlar belediye binasının renkli camlarının ardında toplanıp görüşürken, biz borsada toplanıyorduk.

Üç Şubatta hâlâ, eski militarist anlayışın yalnızca baştan çıkardığını sandığımız birliklerin korunması adına kitle partisiyle birleşmeye çalıştık, öylesine kördük ki, kendilerine önderimiz Bebel’in miras bıraktığı gelenekleri hatırlatma çabası içinde olduğumuz yoldaşlarımız bu sayede her türlü engelden uzak bizi boğmak için harekete geçebildiler. Sözgelimi şu Waigand, sosyalist ve proleter olduğunu her fırsatta vurguluyor, ortak hareket için girişimlerde bulunuyor, Ebert’in Bremen’deki işçilerin iyiliği için neler yaptığının altını çiziyor, partisinin iyi niyetini ve kendi kişisel samimiyetini göklere çıkarıyor, o arada da Verden’deki birliklerin ne zaman harekete geçeceğini Gerstenberg ve Caspari’yle görüşmek üzere telefona koşuyordu.

Liebknecht ve Luxemburg katledildiklerinde, geleceğe ilişkin tasavvurlarımız birkaç dipçik darbesiyle yerle bir edildiğinde feryat figan etmiştik. Ama yine de davamızı kaybedilmiş olarak görmüyor, dünyanın başka yerlerinde ve bizde, Rusya’da olduğu gibi devamının geleceğine inanıyor, mücadelemizle, Rus Devrimi’ne ihtiyacı olan desteği verdiğimizi düşünüyor, Lenin’in Ekim’in sadece bir başlangıç olduğu, bir sonraki belirleyici adımın Almanya’da gerçekleşeceği inancını paylaşıyorduk, Rus Devrimi ve bizim devrimimiz arasındaki karşılıklı etkileşimin bilincindeydik, bizi bekleyen görevlerle öylesine meşguldük ve kendimizi öylesine yalıtmıştık ki, yanı başımızdaki cesaretsizliği ve tükenikliği algılayamıyorduk. Bizim aymazlığımız sonucunda kitle ezildi, dedi babam yeniden pencereye dönerek. Maifeld onun için, uğruna savaştığı ve pek çok arkadaşının da uğruna hayatını kaybettiği bütün değerlerin tasfiyesi anlamına geliyordu. (s.102-110)

(Peter Weiss, Direnmenin Estetiği, İletişim Yayınları, 2. Baskı, 2014)