Proletarya devriminin manifestosu (Spartaküs Birliği ne istiyor?) - Rosa Luxemburg

Ayağa kalk, proleter! Kavgaya! Kazanacağın ve yeneceğin bir dünya var karşında. Dünya tarihinin, insanlığın en soylu hedefleri için verilen bu en sonuncu sınıf kavgasında, düşman karşısında geçerli olan şu sözdür: Başparmaklar göze, dizler göğse!

İlk kez olarak Rote Fahne’in 14 Aralık 1918 tarihli 29. sayısında “Spartaküs Birliği ne istiyor?” başlığı ile yayınlanan bu metin, Rosa Luxemburg tarafından bir parti programı taslağı olarak kaleme alınmıştı. Nitekim iki hafta sonra toplanan Almanya Komünist Partisi kuruluş kongresinde neredeyse olduğu gibi yeni partinin programı olarak benimsendi.

Avrupa çapında dört yıllık barbarca bir kan banyosunun ardından ve sürmekte olan Alman Devrimi’nin ateşi içinde kaleme alınan program, gerek kurgusu ve gerekse üslubu yönünden bu tarihsel ortamın belirgin izlerini taşımaktadır. Onu alışılmış parti programlarından farklılaştıran da budur. Ama bu şekliyle program metni çok daha güçlü, etkileyici ve özellikle sıradan işçiler ve emekçiler için çok daha eğiticidir. Metnin bütünü Rosa Luxemburg’un güçlü teorik kapasitesi kadar hayranlık uyandıran edebi yeteneğine de tanıklık etmektedir.

İlk bakışta başarılı bir propaganda bildirisi izlenimi veren ilk üç bölüm, gerçekte devrimci parti programının en temel sorunlarının özlü ve aynı ölçüde başarılı bir sunumudur. Bu bölümler, hemen ardından gelen talep ve önlemler bölümü için hem bir sunuş hem de çok yönlü bir gerekçelendirmedir.

İlk bölümün temel fikri son cümlede, o çok iyi bildiğimiz haykırışta özetlenmektedir: Ya sosyalizm ya da barbarlık içinde çöküş!”

İkinci bölüm, Marx’ın 1. Enternasyonal’in kuruluş belgelerinde vurguladığı, daha sonraları (Engels’le birlikte) “Enternasyonalin savaş çığlığı” olarak tanımladığı temel fikirle noktalanmaktadır: “İşçi sınıfının kurtuluşu, işçi sınıfının kendisinin eseri olmalıdır.”

Ve nihayet üçüncü bölüm... Şiddete dayalı devrim ve proletarya diktatörlüğü düşüncesinin en güçlü, en ikna edici, en açık ve dolaysız bir biçimde gerekçelendirildiği bölüm. Burjuvazinin direnci “demirden bir yumruk ve acımasız bir enerjiyle” kırılmalıdır. “Burjuva karşı-devriminin uyguladığı şiddete, proletaryanın devrimci şiddetiyle yanıt verilmelidir.” Emekçi kitleler silahlandırılmalı, hakim sınıflar silahsızlandırılmalıdır. “Sosyalizm için verilen kavga, dünya tarihinin gördüğü en zorlu iç savaştır, ve proletarya devrimi bu iç savaş için gerekli araçları hazırlamalıdır, bunları kullanmayı -savaşmayı ve zafere ulaşmayı- öğrenmelidir.” Proletarya önderliğinde birleşmiş emekçilerin “devrimin görevlerini yerine getirmek için, siyasal iktidarın bütünüyle, böyle silahlandırılması -bu, proletarya diktatörlüğü, dolayısıyla gerçek demokrasidir.”

Bu düşünce çizgisi, Alman burjuvazisinin ve devrim celladı sosyal demokrat uşaklarının, onları izleyerek tüm dünya gericiliğinin, neden Rosa Luxemburg şahsında bir “kızıl” isyancı gördüklerinin, neden bu büyük devrimciyi (yoldaşı Karl Liebknecht’le birlikte) ilk fırsatta hunharca imha etme yoluna gittiklerinin bir açıklamasını da vermektedir bize.

Bu düşünce çizgisi bu denli açıkken, bu aynı programın son bölümünde yer alan bazı ifadelerden hareketle Rosa Luxemburg’dan edilgen bir kişilik, sayısal çoğunluk budalası bir sıradan demokrat, böylece Lenin’e ve Bolşevizm’e karşı bir tür hümanist alternatif çıkartmaya yönelen liberal sol çabalar, bu büyük devrimcinin anısına saygısızlıktan öte bir şey kanıtlamış olmuyorlar.

Buna ilişkin tartışma ve sorunları daha sonra ele almak fırsatı bulacağımızı umuyoruz. Şimdilik bir örnekle yetinelim. Rosa Luxemburg, Ocak olaylarının o en hararetli günlerinde, (üstelik başlangıç evresindeki politik tutumları onaylamadığı halde, fakat sonuçta artık ok yaydan çıkmış bulunduğu için) “Liderler ne yapıyor?” başlıklı makalesinde şunları yazıyordu:

“Ebert-Scheidemann kliği, sonu gelmez tartışmalarla zaman yitirmiyor. Kapalı kapıların ardında, karşı-devrimcilere özgü kurnazlık ve enerjiyle eylem hazırlığı içindeler; devrimi yıkıma uğratmak üzere girişecekleri son saldırı için silahlarını dolduruyorlar.

“Yitirecek zaman yok. Gerekli önlemler hemen alınmalı. Askerler arasındaki ikircikli unsurlar, ancak devrimci organların enerjik, kararlı eylemleriyle proletaryanın davasına kazanılabilirler. Eylem! Eylem! Cesaretle ve tutarlılıkla: İşte devrimci işyeri temsilcilerinin ve USPD’nin samimi liderlerinin ‘lanetlenmiş’ görevi ve yükümlülüğü budur. Karşı-devrimi silahsızlandırın. Kitleleri silahlandırın. Tüm iktidar kurumlarını işgal edin. Hızla harekete geçin!”

Bu sözler, bu düşünce tarzı, burada yayınladığımız program taslağının kaleme alınmasından yalnızca üç hafta sonrasına ve katledilmesinden bir hafta öncesine aittir. Rosa Luxemburg tam da Lenin’in hamurundan büyük bir devrimcidir, 20. yüzyılın en büyük devrimcilerinden biridir.

***

Okurlarımıza, burada yayınlanan metni, Rosa Luxemburg’un Alman Komünist Partisi Kuruluş Kongresi’nde program sorunları üzerine yaptığı konuşmayla (Programımız ve Siyasal Durum) birlikte incelemeyi öneriyoruz.

Buradaki yayında “Proletarya devriminin manifestosu” başlığını, metnin temel içeriğini vurgulamak üzere biz seçtik.

Kızıl Bayrak

 

I

Dokuz Kasım’da işçiler ve askerler eski Alman rejimini yerle bir ettiler. Prusya süvarisinin dünya hâkimiyeti deliliği, Fransa’nın savaş alanlarında öldürücü bir yara aldı. Dünya çapında bir yangını tutuşturan ve Almanya’yı bir kan denizine sürükleyen caniler çetesi, artık sıfırı tüketti.

Moloch’un hizmetinde her türlü uygarlığı, onuru ve insanlığı unutan, her türlü iğrenç davranışta bulunacak hale sokulan ve dört yıldır baştan çıkarılan halk, içine girdiği felç durumundan, ancak uçurumun önünde kurtulabildi.

Dokuz Kasım’da Alman proletaryası, utanç verici boyunduruğu kırmak için ayaklandı. Hohenzollern hanedanı yurt dışına sürüldü; işçi ve asker konseyleri kuruldu.

Ama Hohenzollernler sadece, emperyalist burjuvazinin ve Yunkerlerin ön safında yer alan kişilerdi. Almanya’da olduğu gibi Fransa’da da, Rusya’da olduğu gibi İngiltere’de de ve Avrupa’da olduğu gibi Amerika’da da, dünya savaşından sorumlu olan gerçek suçlu, burjuvazinin sınıf yönetimidir. Kitle katliamının gerçek kışkırtıcıları, tüm ülkelerin kapitalistleridir. O iğrenç ağzına milyonlarca kurbanın atıldığı, doymak bilmez tanrı Baal’dir uluslararası kapitalizm.

Dünya savaşı toplumu şu seçimle karşı karşıya bıraktı; ya kapitalizmin sürmesi, yeni savaşlar içinde, kaos ve anarşi içinde yaklaşan çöküş; ya da kapitalist sömürünün ortadan kaldırılması.

Dünya savaşının sona ermesiyle birlikte, burjuvazinin sınıf yönetimi, varolma hakkını yitirmiştir. Burjuvazi, artık, emperyalist curcunanın ardında bıraktığı korkunç ekonomik çöküntüden toplumu çekip çıkarma yeteneğine sahip değildir.

Üretim araçları korkunç çapta tahrip olmuştur. Milyonlarca yetenekli emekçi, işçi sınıfının en mükemmel ve en güçlü oğulları kılıçtan geçirildi. Hayatta kalanları sılaya dönüşte bekleyen ise işsizliğin sırıtan sefaleti. Açlık ve salgın hastalıklar, halkın gücünü kökünden kurutmakla tehdit ediyor. Savaş borçlarının korkunç yükünden dolayı, devletin mali açıdan iflası kaçınılmaz.

Bütün bu kanlı karışıklıktan, bu açılan uçurumdan, sosyalizm dışında hiçbir çıkış yolu, hiçbir yardımcı, hiçbir kurtuluş yoktur. Yalnızca proleter dünya devrimi bu karmaşaya bir düzen sağlayabilir, herkese iş ve ekmek bulabilir, halkların karşılıklı olarak birbirini katletmesine son verebilir, acılar içindeki insanlığa barış, özgürlük ve gerçek kültür verebilir. Kahrolsun ücret sistemi! Bugünün sloganı budur! Ücretli emeğin ve sınıf yönetiminin yerine kollektif (genossenschaftlich) emek geçirilmelidir. Üretim araçları üzerinde tek bir sınıfın tekel kurmasına son verilmelidir; bunlar herkesin ortak malı olmalıdır. Artık ne sömüren ne de sömürülen! Planlı üretim ve ürünlerin ortak çıkara göre bölüşümü. Salt sömürü ve soygundan ibaret olan bugünkü üretim tarzıyla birlikte, dolandırıcılıktan ibaret olan çağdaş ticarete de son verilmeli.

İşverenler ve onların ücretli köleleri yerine, özgürce çalışan yoldaşlar! Herkesin görevi olduğu için, kimseye işkenceymiş gibi gelmeyen çalışma! Toplum karşısında yükümlülüğünü yerine getiren herkes için, insanca ve onurlu bir varoluş. Bundan böyle açlık emeğin lâneti değil, başıboşluğun cezası olacak.

Ancak böyle bir toplumda, halkların birbirine düşmanlığına ve köleliğe kesinlikle son verilebilir. Ancak böyle bir toplum gerçekleşirse, artık yeryüzü insanların katledilmesiyle lekelenmez.

Şu anda, sosyalizm insanlığın tek kurtuluş yoludur. Manifesto’nun şu sözleri, kapitalist toplumun yıkılan duvarları üzerinde, alev alev yanan bir tılsım gibi ışıldamaktadır:

Ya sosyalizm ya da barbarlık içinde çöküş!

II

Sosyalist toplum düzeninin gerçekleştirilmesi, dünya tarihinde belirli bir sınıfa ve belirli bir devrime düşen en büyük görevdir. Bu görev, devletin bütünüyle dönüştürülmesini ve toplumun ekonomik ve toplumsal temellerinin bütünüyle yıkılmasını gerektirmektedir.

Bu dönüşüm ve bu yıkım, herhangi bir makamın, komisyon ya da parlamentonun kararıyla ilan olunamaz. Bu işe yalnızca halk kitlelerinin kendisi başlayabilir, bunu yalnızca onlar gerçekleştirebilir.

Daha önceki bütün devrimlerde halkın küçük bir azınlığı devrimci mücadeleyi yönetmiş, devrimin amaç ve yönünü saptamış, ve kitleyi yalnızca kendi çıkarlarını gerçekleştirmede azınlığın çıkarlarını zafere ulaştırmak için bir araç olarak kullanmıştır. İlk kez, sosyalist devrim, büyük çoğunluğun çıkarlarına uygun olarak ve bizzat emekçi halkın büyük çoğunluğu tarafından zafere ulaştırılabilmiştir.

Proletarya kitlesi, yalnızca devrime bilinçli bir hedef ve yön vermekle yükümlü değildir. Proletaryanın kendisi de kendi özel faaliyetiyle adım adım sosyalizmi hayata geçirmelidir.

Sosyalist toplumun özü, şundan ibarettir:

Çalışan büyük kitle, yönetilen bir kitle olmaktan çıkar, ve daha çok, tüm siyasal ve ekonomik hayatı bizzat yaşamaya ve ona bilinçli özgür ve bağımsız bir yön vermeye başlar.

Bundan dolayı, devletin en üst zirvesinden en küçük birimine dek, proletarya kitlesi, burjuva sınıf egemenliğinin eskiden kalma organlarının -ulusal meclisler, parlamentolar, şehir meclisleri- yerine kendi sınıf organlarım, yani işçi ve asker konseylerini geçirmelidir. Proletarya, tüm resmi makamları işgal etmeli, tüm fonksiyonları denetlemeli ve tüm devlet yükümlülüklerini kendi sınıf çıkarları düzeyine ve sosyalizmin görevlerine göre değerlendirmelidir. Ve ancak, halk kitleleri ile onun organları-işçi ve asker konseyleri arasındaki sürekli ve canlı bir karşılıklı etkime içinde gösterilen faaliyet, devleti sosyalist bir ruhla doldurur.

İktisadi dönüşüm de, ancak proleter kitle eylemi tarafından gerçekleştirilen bir süreç olarak yürütülebilir. En yüksek devrimci otoriteler tarafından ilân olunan yalın sosyalizasyon kararnameleri, tek başına boş bir sözden ibarettir. Yalnızca işçi sınıfı, kendi eylemiyle kelimelere can verir. Her işletmede, sermaye ile göğüs göğüse verilen şiddetli kavgalar içinde, işçiler, kitlelerin dolaysız baskısıyla, grevlerle, kendi sürekli temsili organlarını yaratarak üretim üzerinde denetim sağlayabilir ve sonunda fiili yönetimi kendi eline alabilir.

Proleter kitleleri, kapitalistin üretim sürecine yerleştirdiği ölü makinalar olmaktan çıkıp, bu sürecin düşünen, özgür, bağımsızca davranan yöneticileri haline gelmeyi öğrenmelidir. Onlar, tüm toplumsal zenginliklerin tek sahibi olan bir topluluğun faal üyelerinin taşıdığı sorumluluk duygusunu kazanmalıdırlar. Onlar, işverenin kamçısı olmadan çalışkanlığı, kapitalist uyarıcılar olmadan en yüksek verimliliği, boyunduruk olmadan disiplini, otorite olmadan düzeni geliştirebilmelidirler. Topluluğun çıkarı için gösterilen en büyük idealizm, en sert öz-disiplin, kitlelerdeki gerçek yurttaşlık anlayışı, sosyalist toplumun ahlaki temelleridir; tıpkı kapitalist toplumun ahlaki temellerini budalalık, egoizm ve kokuşmanın oluşturması gibi.

İşçi kitleleri, bütün bu sosyalist yurttaşlık erdemlerini, sosyalist girişimleri yönetmek için gerekli yetenek ve bilgilerle birlikte, yalnızca kendi öz faaliyetleri, kendi öz deneyleri kanalıyla edinebilirler.

Toplumun sosyalleştirilmesi, emek ile sermayenin, halk ile burjuva sınıf egemenliğinin karşı karşıya dikildiği tüm noktalarda işçi kitlelerinin vereceği kararlı ve yorulmak bilmez mücadeleyle gerçekleştirilebilir. İşçi sınıfının kurtuluşu, işçi sınıfının kendisinin eseri olmalıdır.

III

Burjuva devrimlerinde görülen kan dökülmesi, terör ve siyasi cinayetler, yükselen sınıfların baş vurduğu zorunlu bir silahtı.

Proletarya devriminin kendi amaçları için teröre ihtiyacı yoktur: proletarya, insan öldürmekten nefret eder ve bunu küçümser. Bu silahlara ihtiyaç duymaz, çünkü bireylerle değil kurumlarla mücadele eder; çünkü, arenaya saf hayallerle -hayal kırıklığına uğraması halinde öç almaya çalışacaktır- girmez. Bu, bir avuç azınlığın, dünyayı kendi idealine göre zorla biçimlendirmeye kalktığı umutsuz bir deneme değildir. Proletarya devrimi, tarihsel bir misyonu yerine getirmek ve tarihsel zorunluluğu gerçekliğe dönüştürmekle yükümlü bulunan büyük halk kitlesinin, milyonların giriştiği bir eylemdir.

Ama proleter devrim, aynı zamanda, her türlü uşaklığın ve baskının ölüm çanıdır. Tüm kapitalistlerin, Yunkerlerin, küçük-burjuvazinin, bütün oportünistlerin, sömürüden ve sınıf egemenliğinden pay alan tüm asalakların, proletarya devrimi karşısında ölüm kalım kavgası veren tek bir insan gibi ayağa fırlamasının nedeni budur.

Parlamentonun ya da ulusal bir meclisin sosyalizm yönünde aldığı karara, kapitalistlerin gönül hoşnutluğuyla boyun eğeceğine inanmak, mülkiyet, kâr ve sömürme hakkından sessizce vazgeçeceklerini sanmak, çılgınca bir kuruntudur. Bütün egemen sınıflar, ayrıcalıklarını korumak için, sonuna dek tüm güçleriyle mücadele etmişlerdir. Romalı patrisyenler, ortaçağın feodal baronları, İngiliz kavalyerleri, Amerikan köle sahipleri, Eflak boyarları ve Lyonlu ipek imalâtçıları- bunların hepsi, kendi ayrıcalıklarını ve iktidarlarını savunmak için, oluk gibi kan akıttılar, hepsi cesetlerin, ölülerin üzerinden, yangınların arasından geçtiler, iç savaşları körüklediler, vatanlarına ihanet ettiler.

Emperyalist kapitalist sınıf, sömürücü kast tabakasının en son çocuğu olarak, hunharlıkta, açıkça sırıtan riyakârlıkta ve hainlikte, bütün kendinden öncekileri geçti. Kendi açısından en kutsal olan şeyi, kârını ve sömürme ayrıcalığını -sömürgeciliğin tüm tarihi boyunca ve son dünya savaşında da yaptığı gibi- dişiyle tırnağıyla, soğukkanlı bir hunharlıkla savunuyor. Burjuvazi, cenneti ve cehennemi proletaryaya karşı harekete geçirecektir. Köylüleri kentlere karşı, işçi sınıfının geri tabakalarını sosyalist öncüye karşı seferber edecek; zabitler kanalıyla katliamlar düzenleyecek; her sosyalist önlemi binlerce pasif direniş yöntemiyle felce uğratmaya çalışacak; yirmi tane Vendee’yi devrimin boynuna saldırtacaktır. Clemenceau, Lloyd George ve Wilson’un öldürücü silahı, dış düşmanı ülkeye kurtarıcı olarak çağıracak; -ücret köleliğine özgür iradesiyle son vermektense, ülkeyi dumanlar tüten bir harabeler yığınına çevirmeyi tercih edecektir.

Bütün bu direnişler, demirden bir yumruk ve acımasız bir enerjiyle adım adım kırılmalıdır. Burjuva karşı devriminin uyguladığı şiddete, proletaryanın devrimci şiddetiyle yanıt verilmelidir. Burjuvazinin saldırılarına, entrikalarına ve çıkardığı söylentilere karşı, uzlaşmaz hedef bilinci, uyanıklık ve proleter kitlelerinin eyleme her an hazır oluşuyla karşı koyulmalıdır. Tehdit eden karşı devrim tehlikesine karşı, halkın silahlandırılması ve hâkim sınıfların ise silahsızlandırılması. Burjuvazinin parlamenter engelleme manevralarına karşı, işçi ve asker kitlelerinin aktif örgütlenmesi. Burjuva toplumunun her yerde hazır olan binlerce iktidar aracına karşı, işçi sınıfının yoğunlaşmış, sımsıkı kaynaşmış, son derece güçlenmiş iktidarı. Ancak tüm Alman proletaryasının kaynaşmış cephesi, Güney Almanya’dakiyle kuzeydekinin, kenttekiyle kırdakinin, işçiyle askerin bir cephede kaynaşması, Alman devriminin Enternasyonalle canlı, özlü bir ilişki kurması ve Alman devriminin yayılarak dünya devrimi haline gelmesi, üzerinde, geleceğin yapılarının kurulacağı granitten temelleri yaratabilir.

Sosyalizm için verilen kavga, dünya tarihinin gördüğü en zorlu iç savaştır, ve proletarya devrimi bu iç savaş için gerekli araçları hazırlamalıdır, bunları kullanmayı -savaşmayı ve zafere ulaşmayı- öğrenmelidir.

Sımsıkı kaynaşmış emekçi halk kitlelerinin, devrimin görevlerini yerine getirmek için, siyasal iktidarın bütünüyle, böyle silahlandırılması -bu, proletarya diktatörlüğü, dolayısıyla gerçek demokrasidir. Burada kapitalistle ücret kölesi, ve yunkerle tarım proleteri sahte bir eşitlik içinde, yan yana oturup, hayati sorunlarını parlamenter yoldan tartışmaz; burada bin-başlı proleter kitlesi, sıkılı yumruklarıyla, tanrı Thor gibi çekicini hakim sınıfların başını ezmek için kullanarak, tüm devlet iktidarını ele geçirir- halkı aldatmayan demokrasi işte yalnızca budur.

Proletaryanın bu görevleri yerine getirebilmesini sağlamak için, Spartaküs Birliği şunları talep etmektedir.

I- Devrimin güvenliği için derhal alınacak önlemler:

1-Tüm polisin, bütün yunker subayların ve proleter olmayan askerlerin silahsızlandırılması; egemen sınıfların tüm üyelerinin silahsızlandırılması.

2- Bütün silah ve cephane depolarıyla birlikte, silah fabrikalarına da işçi ve asker konseyleri tarafından el konulması.

3- Tüm yetişkin erkek proleter nüfusun, işçi milisi olarak silahlandırılması. Karşı devrimci saldırılar ve bozgunculuğa karşı, devrimin sürekli olarak korunması için milisin aktif bir bölümü olarak proleterlerden oluşan bir Kızıl Muhafız örgütünün yaratılması.

4- Yunker subaylarının ve astsubayların kumanda yetkisinin kaldırılması. Militer kadavra disiplini yerine askerlerin gönüllü disiplininin geçirilmesi. Bütün üstlerin, kendi birlikleri tarafından, -herhangi bir anda geri almak hakkıyla- seçilmesi. Askeri yargı sistemine son verilmesi.

5- Yunker subayların ve uzlaşmacıların, bütün asker konseylerinden çıkarılması,

6- Eski rejimin bütün siyasal organlarının ve makamlarının yerine işçi ve asker konseyleri temsilcilerinin geçirilmesi.

7- Savaşı başlatmaktan ve uzatmaktan sorumlu olan baş suçluları, Hohenzollern hanedanı üyelerini, Ludendorff, Hindenburg, Tirpitz ve onların suç ortaklarını, karşı-devrim tezgahlayan tüm diğer komplocularla birlikte yargılamak üzere, devrimci bir mahkemenin kurulması.

8- Halkın yiyecek ihtiyacını güvence altına almak için, tüm besin maddeleri stokuna derhal el konulması.

II — Siyasal ve toplumsal alanda:

1- Bütün prensliklerin kaldırılması; birleşik bir Alman Sosyalist Cumhuriyetinin kurulması.

2- Bütün parlamentoların ve belediye meclislerinin dağıtılması, bunların görevlerini işçi ve asker konseylerinin ve bu konseylerin oluşturduğu komite organlarının devralması.

3- Almanya’nın her yanında, fabrikalarda, her iki cinsten oluşan tüm yetişkin işçi nüfusu tarafından işçi konseylerinin seçilmesi, askeri birliklerde ise (yunker subaylar ve uzlaşmacılar dışta tutularak) asker konseylerinin kurulması. İşçi ve askerlere, temsilcilerini her an geri çağırma hakkının tanınması.

4- Yasama ve yürütme gücünün en yüksek organını, yürütme konseyini seçecek olan işçi ve asker konseyleri merkez konseyi için, tüm ülkede, işçi ve asker konseyleri delegelerinin seçilmesi.

5- Merkez konseyin -her an yapılabilecek yeni delege seçimleriyle-, yürütme konseyinin faaliyetinin sürekli denetlenmesini sağlamak ve ülke içinde işçi ve asker kitlelerinin oluşturduğu konseyler ile en yüksek hükümet organı arasında canlı bir ilişki yaratmak için, şimdilik en az üç ayda bir toplanması. Yerel işçi ve asker konseylerinin, merkez konseydeki temsilcilerine -bunlar kendilerini seçenlerin isteklerine uygun davranmazsa- derhal geri çağırma ve değiştirme yetkisinin tanınması. Yürütme konseyinin, halk komiserlerini, bunun yanı sıra merkezdeki ulusal yetkili ve görevlileri atama ve azletme yetkisinin tanınması.

6- Bütün rütbe farklarının, hiyerarşinin ve unvanların kaldırılması. Kadın erkek arasında tam bir yasal ve toplumsal eşitlik kurulması.

7- Köklü toplumsal yasalar. İşsizliği denetim altına almak için -ve işçi sınıfının dünya savaşında bedensel olarak güçten düştüğünü göz önüne alarak- işgününün kısaltılması. En fazla altı saatlik işgünü.

III — En önemli ekonomik önlemler:

1- İmparatorluk hanedanının bütün servet ve gelirlerine toplum adına el konulması.

2- İşçi ve asker konseyleri merkez konseyi tarafından saptanacak belirli bir tutar dışında, bütün savaş borçlarıyla birlikte, tüm devlet borçlarının silinmesi.

3- Büyük ve orta tarım işletmelerinin tümünün toprak ve tarlalarına el konulması, -tüm ülkede birleşik merkezi bir yönetim altında sosyalist tarım topluluklarının oluşturulması. Küçük köylü işletmeleri, sahipleri gönüllü olarak sosyalist topluluklara katılana dek, onların tasarrufunda kalacaktır.

4- Bütün bankalara, madenlere, dökümhaneler yanında tüm büyük sanayi ve ticaret girişimlerine, konseyler cumhuriyeti tarafından el konulması.

5- Merkez konsey tarafından saptanan bir düzeyde, tüm servetlere el konulması.

6- Bütün kamu ulaştırma ağının konseyler cumhuriyeti tarafından devralınması.

7- Bütün işletmelerde, işçi konseyleriyle uyum içinde girişimlerin iç işlerini düzenleme, iş koşullarım ayarlama, üretimi denetleme ve nihayet girişimin yönetimini devralma görevini yüklenen işyeri konseylerinin seçilmesi.

8- İşyeri konseyleriyle sıkı bir işbirliği içinde bulunarak, halen bütün ülke çapında başlamakta olan grev hareketini birleşik bir önderlik, sosyalist yönetim ve işçi ve asker konseylerinin siyasal iktidarının sağladığı en güçlü destekle donatacak olan merkezi bir grev komitesinin kurulması.

IV- Uluslararası görevler:

Sosyalist devrimi uluslararası bir temele dayandırmak ve barışı, uluslararası kardeşlik ve dünya proletaryasının ayaklanmasıyla kurup, güvence altına almak için, diğer ülkelerdeki kardeş partilerle derhal bağlantı kurulması.

V- Spartaküs Birliği bunları istiyor!

Ve Spartaküs Birliği bunları istediği için, uyarıcı ve ısrarlı olduğu için, Devrimin Sosyalist bilinci olduğu için, Devrimin ve Proletaryanın bütün açık ve gizli düşmanları tarafından kinle kovalanıyor ve iftiralara uğruyor.

Çarmıha gerin onları! diye bağırıyor kapitalistler, kasalarına sarılarak.

Çarmıha gerin onları! diye bağırıyor küçük burjuvalar, subaylar, Yahudi düşmanları, burjuvazinin basındaki uşakları, burjuvazinin sınıf egemenliği altında kaptıkları kemik parçalarına sarılarak.

Çarmıha gerin onları! diye bağırıyor, Judas Ischariot gibi, işçileri burjuvaziye satan ve önlerine atılan gümüş meteliklere sarılan Scheidemanlar.

Çarmıha gerin onları! diye bir yankı gibi tekrarlıyor, Spartaküs Birliği’ne kızmakla, kendi etine, kanına öfke duyduğunu bilmeyen, işçi ve askerlerin aldatılan, ihanete uğrayan ve istismar edilen kesimleri.

Spartaküs Birliği’ne karşı beslenen kinde ve savrulan iftiralarda birleşen herkes, karşı devrimci, halk düşmanı, anti-sosyalist, ikircikli, önünü görmeyen, karışık kafalı unsurlardır. Bunun delili, devrimin yüreğinin Spartaküs Birliği’nde çarpması, geleceğin ona ait olmasıdır.

Spartaküs Birliği, işçi kitlelerinin üzerinde, ya da onlar kanalıyla egemenliği ele geçirmek isteyen bir parti değildir.

Spartaküs Birliği, her adımda geniş işçi sınıfı kitlesinin bütününe tarihsel görevlerini gösteren, devrimin her özel aşamasında nihai sosyalist hedefi ve tüm bu ulusal sorunlarda proleter dünya devriminin çıkarlarını temsil eden, proletaryanın en bilinçli, amaçlı kesimidir sadece.

Spartaküs Birliği, burjuvazinin uşaklarıyla, Scheidemann-Ebertler’le birlikte hükümet gücüne katılmayı reddeder, çünkü böyle bir işbirliğini sosyalizmin ilkelerine ihanet, karşı-devrimin güçlenmesi ve devrimin zayıflaması olarak görür.

Spartaküs Birliği, Scheidemann-Ebert iflasa gittiği ve onlarla işbirliği yapan Bağımsızlar da çıkmaz sokağa girdiği için de hükümete katılmayı reddeder.

Spartaküs Birliği, tüm Almanya’daki proleter kitlelerin büyük çoğunluğunun kesin ve açık arzusu olmadan, proletarya, Spartaküs Birliği’nin görüşlerini, amaçlarını ve mücadele yöntemlerini bilinçli olarak onaylamadan, hükümet gücünü asla devralmayacaktır.

Proletarya devrimi, tam açıklığa ve olgunluğa, ancak, aşama aşama, adım adım, Golgotha yolu üzerinde, mücadele içinde kazandığı kendi acı deneyleriyle, yenilgi ve zaferlerden geçerek erişebilir.

Spartaküs Birliği’nin zaferi, devrimin başlangıcında değil, sonunda yer alacak: bu zafer, milyonlarca proleterden oluşan büyük kitlenin zaferiyle kimliğini bulacak.

Ayağa kalk, proleter! Kavgaya! Kazanacağın ve yeneceğin bir dünya var karşında. Dünya tarihinin, insanlığın en soylu hedefleri için verilen bu en sonuncu sınıf kavgasında, düşman karşısında geçerli olan şu sözdür: Başparmaklar göze, dizler göğse!

Spartaküs Birliği

Die Rote Fahne (14 Aralık 1918)

(Spartakistler Ne İstiyor / Siyasi Yazılar, Belge Yayınları, 1979. Sf. 119-130)