Yüzümüzü sahte seçim vaatlerine değil, kendi taleplerimize dönelim!

İşçi ve emekçilerin bugün yapması gereken, sermaye sınıfının bin bir renkli partilerinden medet ummayı bırakıp, en temel ve meşru talepleri için bir araya gelmek ve bu talepler uğruna mücadele etmektir. İşçi ve emekçiler arasındaki her türlü yapay ayrıma son vererek, sınıf ve emekçi kitleleri tek bir yumruk gibi birleştirecek olan da budur.

Düzen cephesi ekonomik krizin giderek ağırlaştığı, dış politikanın iflaslarla anıldığı, sosyal sorunların iyice biriktiği bir tabloda yerel seçimlere hazırlanıyor. Özellikle 7 Haziran’dan beri hukuksuzluk alenen yapılır hale geldi. Halihazırda mevcut iktidarı denetleyecek hiçbir mekanizma kalmış değil. Tüm bunlar ve seçim sonrasına dair açıktan yapılan tehditler düzen muhalefetini ve reformist solu yıldırmamış(!) olacak ki seçimlere hala büyük önem atfediliyor ve seçim çalışmaları son sürat devam ediyor. Toplumun büyük çoğunluğu tarafından seçimlerin meşruiyeti tartışmalıyken, AKP iktidarının “Atı alan Üsküdar’ı geçti” pervasızlığıyla seçim sonuçlarını tanımadığı ortadayken, seçimlere ilişkin vaatler bir iyi niyet örneği olarak değerlendirilemez elbette.

CHP’nin misyonu ve sınırları

Düzenin “ana muhalefet” partisi CHP’nin özellikle referandum ve 24 Haziran seçimleri sürecindeki çapsızlığı, kendi tabanında dahi sorgulanıyor. Referandum sonrasında gelişen sokak hareketini durduran CHP, 24 Haziran seçimlerinde de aynı rolü oynadı. Seçim öncesi tüm halkı tetikte olmaya çağıran, avukatlara çağrı yapan Muharrem İnce, henüz seçim gecesinde tabanındaki tüm beklentileri boşa çıkarmıştı.

Bu ve benzeri tutumlar yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu ya da Muharrem İnce’nin kişilikleri ile açıklanamaz elbette. Burjuva cumhuriyetin kurucu partisi ve düzenin has aktörlerinden CHP de en az AKP kadar gelişebilecek bir toplumsal hareketten ölesiye korkuyor. Zira sosyal ve siyasal sorunları üzerinden harekete geçen kitlelerin düzen partilerini aşmaları ve giderek düzen dışı bir mecraya akmaları, CHP’nin de temsilcilerinden biri olduğu düzen için ölümcül bir tehdittir. Bu nedenle CHP denetimi altındaki kitleleri sokaktan olabildiğince uzak tutmaya çalışıyor. AKP iktidarının kör göze parmak sokarcasına yaptığı tüm usulsüzlükler sineye çekiliyor ve seçim vaatleri birbirini kovalıyor.

Güya laikliğin ve ilerici değerlerin temsilcisi olan CHP’nin Saadet Partisi ve İYİ Parti gibi gericiliğin ve faşizmin iki temsilcisi ile iş tutması da onun asli misyonundan ayrı değil. Onun gerici ve faşist partilerle ittifakı bir yandan söz konusu değerleri sahiplenmesindeki tutarsızlığı gösterirken, diğer yandan da düzen partileri arasında ton farklılığından başka farklılık olmadığını gösteriyor. Bu yüzdendir ki dilinden yalan dışında bir söz çıkmayan, hiçbir kural kaide tanımayan gerici-faşist bloğa karşı CHP sandıkları tek çözüm yolu olarak göstermeye devam ediyor. Vaatlerinin içinin boşluğu ise şimdiden ortaya çıkmaya başladı. CHP belediyelerinde en düşük maaşın 2 bin 200 TL olacağı ifade edilmesine rağmen, yakın dönemde sözleşmesi imzalanan CHP’li Kartal Belediyesi’nde, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’ne sığınılarak ücretlere yalnızca yüzde 4’lük bir zam yapılması, CHP’nin vaatlerinin ne denli gerçekçi olacağını gösteren örneklerden biri sadece.

Kadim bir düzen partisi olarak CHP’nin çizgisi ve icraatlarının gene de bir mantığı var. Peki, reformist solun parlamentarizmin dipsiz çukurunda debelenmesine, vaatlerde düzen partileriyle yarışmasına ne demeli? Bir kararname ile istediğini gerçekleştirebilen, kazanılmış tüm belediyelere kayyım atamış ve seçim sonrası için de aynı tehditte bulunan Erdoğan-AKP iktidarını, “Yerel seçimlerle geldi, yerel seçimlerle gidecek” diyerek, sandıkla göndereceğini iddia etmek, boş hayal yaymak değilse nedir? 7 Haziran seçimlerini kaybedince kirli savaşı tekrar alevlendiren, bugün de seçimlere yine savaş çığırtkanlığı eşliğinde şovenizm zehrini yayarak hazırlanan gerici-faşist bloğa karşı mücadeleyi sandıklarda boğmak, reformist solun geldiği noktayı, mecalsizliğinin boyutunu gösteriyor.

Kendi taleplerimiz için mücadeleye!

Düzen siyaseti seçim havasına bürünmüşken, gerçek yaşamda ekonomik krizin etkileri temel sorun olmaya devam ediyor. Biz işçi ve emekçilerin gündemini işsizlik, yoksullaşma, hayat pahalılığı oluşturuyor. İşçi sınıfı olarak bağımsız sınıf tutumumuzu ortaya koyamadığımız her seçim bizlerin yaşamında hiçbir şeyi değiştirmeyecek, sadece pastayı kimin yiyeceğini belirlediğimiz bir orta oyunu olarak kalacaktır.

İşçi ve emekçilerin bugün yapması gereken, sermaye sınıfının bin bir renkli partilerinden medet ummayı bırakıp, en temel ve meşru talepleri için bir araya gelmek ve bu talepler uğruna mücadele etmektir. İşçi ve emekçiler arasındaki her türlü yapay ayrıma son vererek, sınıf ve emekçi kitleleri tek bir yumruk gibi birleştirecek olan da budur. İşçi sınıfı işte o zaman iktidarından muhalefetine düzen güçlerinin karşısına bir sınıf olarak çıkacak, siyasal anlamda mücadele sahnesini belirleyecek hale gelecektir. Dolayısıyla işçi sınıfının önündeki öncelikli görev bölüm bölüm, fabrika fabrika, havza havza örgütlenmek, bir araya gelmektir. Kazanmanın anahtarı beklemek değil, mücadele etmektir.