Seçim sandıkları değil fiili-meşru mücadele!

İşçi ve emekçilere, meşruluğunu çoktan yitirmiş seçim sandıklarını işaret etmek değil, onların örgütlü birliğinin ve fiili meşru mücadelenin tek çıkış yolu olduğunu göstermek gerekiyor.

 

AKP iktidarı yerel seçimlere çok yönlü hazırlanıyor. Ekonomik krizin emekçilerin yaşamında neden olduğu yıkıcı etkilerin yerel seçim sonuçlarına yansımaması için ellerindeki tüm baskı ve zor aygıtlarını kullandıkları ve kullanacakları biliniyor. Ancak bunlarla yetinmedikleri, baskının, kuralsızlığın ve keyfiliğin önünü daha da açacak hazırlıklara giriştikleri görülüyor. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu imzasıyla yayımlanan ve valilere gönderilen Seçim Güvenliği Genelgesi, bu kirli amacın bir ürünü.

Buna göre, illerde Seçim Koordinasyon Merkezleri kurularak, çok yönlü bir kuşatmayla seçim öncesi ve sonrası için önlemler alınıyor. Başta Kürt illerinde olmak üzere ülkenin her yerinde “Seçim öncesi, seçim günü ve sonrasında huzur ortamını” sağlayacak resmi ve gayri resmi devlet terörünün önü açılıyor. Bu, genelgede şöyle ifade ediliyor:

Seçim güvenliğine yönelik planların uygulanmasında ve tedbirlerin alınmasında görev yapacak yeterli sayıda emniyet, jandarma, sahil güvenlik personelinin, güvenlik korucuları ve gönüllü güvenlik korucularının görevlendirilmeleri yapılarak tüm kolluk birimlerinin tam bir iş birliği ve koordinasyon içerisinde çalışmaları sağlanacak.”

Tüm kolluk gücü emrinde olan iktidarın ayrıca “gönüllü güvenlik korucuları” ile nasıl kirli bir “iş birliği ve koordinasyon” kuracağını kestirmek zor değil.

Ayrıca genelge sosyal medya hesapları üzerinden, “manipüle etmeye ve seçmen üzerine baskı kurulmasına izin vermeme” adı altında, “provokatif paylaşım” gerekçesiyle anında müdahale emri ile gözaltına alabilme imkânı tanıyor. Böylece, özellikle seçim şaibelerini sosyal medya üzerinden dile getirenlere yönelik her türlü keyfi ve hızlı bir müdahale yapılabilecek.

Bu önlemlerle muhalif seçim çalışmalarının yapılmasını engellemeyi, seçim sırasında Kürt illerinde oy kullanımını baskılamayı, seçim sonrasında ise olası tepkileri bastırmayı hesaplıyorlar. Kuşkusuz her seçimde bu tür baskı ve zorbalıklar yaptılar. Ancak bu seçimde ekonomik krizle birlikte artacak tepkilerin nasıl dışa vuracağını tam olarak bilemedikleri için işi baştan sıkı tutuyorlar. Bu genelgeyle hem gözdağı vermeyi amaçlıyorlar, hem de olası bir sokağa çıkışı engellemek için yapacakları saldırılara “hukuki” kılıf hazırlamış oluyorlar.

Öte yandan, bu kapsamlı saldırı hazırlığının bir parçası olarak, başta HDP’li milletvekilleri olmak üzere birçok milletvekili hakkında fezleke hazırlanarak, dokunulmazlıklarını kaldırma adımları atılıyor. Muhalif milletvekillerine yönelik tutuklama saldırılarıyla toplumun geri kalanına gözdağı vermeyi sürdürecekleri görülüyor.

Bu arada bin bir türlü seçim hileleri her gün basına yansıyor. Seçimlerde istedikleri sonucu almak için ‘her yol mubah’ anlayışıyla hareket edeceklerini saklama gereği bile duymuyorlar. Tüm bunlar Erdoğan yönetimindeki “yeni Türkiye’nin” normali olarak yaşanıyor.

Buna rağmen, ortada olağan bir seçim ihtimali varmış gibi davranan, seçmen iradesinin gerçekten sandığa yansıyacağı yanılgısını besleyen düzen muhalefeti, tüm sessizliğiyle AKP iktidarına destek sunuyor. Daha öncesinde OHAL koşullarında seçimlere gitmekte sakınca görmeyenlerin Seçim Güvenliği Genelgesi’ne karşı çıkması da beklenmiyor.

Bu koşullarda sol muhalif güçlerin hâlâ da yerel seçimlerden medet ummaları ve kitleleri bu ham hayallerin peşinden sürüklemeye çalışmaları ise ayrı bir sorun. Erdoğan AKP’sinin şimdiye kadar hilesi-yalanı tüm açıklığıyla ifşa olmuş seçimlerle meşruluğunu kabul ettirme oyununa her seferinde büyük bir hevesle dâhil oluyorlar. İktidarı kaybetmemek için her şeyi yapan ve daha fazlasını da yapacak olan AKP’nin seçimlerle gidebileceği hayalini yayıyorlar. YSK’ya ve yargıya güvenmediklerini ifade etmelerine rağmen, emekçi kitlelere hâlâ seçim sandıklarını işaret ediyorlar. Böylece emekçi kitlelerin bilinci bulandırılarak, mücadele potansiyeli heba ediliyor.

Oysa ekonomik krizle birlikte sosyal mücadelelerin önünü açacak tepkilerin mayalandığı bir süreçten geçiyoruz. Dünyanın farklı ülkelerinde emekçiler sosyal taleplerle sokaklara çıkıyor, grevler, direnişler gerçekleştiriyorlar. Hem de azımsanmayacak kitlesellikte katılımlarla. Sermaye iktidarının seçimlerle kitlelerin öfkelerini saptırabildikleri, sahte kutuplaşmalarla kendi gerici politikalarına yedekleyebildikleri bir süreçte, ısrarla işçi ve emekçi kitlelere gerçek sınıfsal saflaşmaları, kurtuluş yolunun sınıfsal mücadeleden geçtiğini anlatan bir çalışmayı örgütlemek apayrı bir önem taşıyor. İşçi ve emekçilere, meşruluğunu çoktan yitirmiş seçim sandıklarını işaret etmek değil, onların örgütlü birliğinin ve fiili meşru mücadelenin tek çıkış yolu olduğunu göstermek gerekiyor.