Adaletsiz bir düzende adil seçim olabilir mi?

Bu düzeni aşmayı hedeflemeyen her “seçenek”, ancak daha çok baskı, daha çok sömürü ve yıkım sayesinde ayakta durabilen bu sistemin ömrünü uzatmaya hizmet edecektir.

Yerel seçimler ülke gündemini işgal etmeyi sürdürüyor. İktidarı ve muhalefetiyle sermaye partileri 31 Mart’ta yapılacak yerel seçimlerin işçi ve emekçiler için bir kez daha kritik bir viraj, hatta son dönemeç olduğunu anlatıyorlar. Kendi tabanlarını, yapabilirse karşıt partilere oy verenleri ikna etmeyi hedefleyen politikaları hayata geçiriyor, buna uygun adaylarını kürsülere çıkarıyorlar.

AKP ve “cumhur”un başı Erdoğan “bay Kemal”le başlayıp bilindik “ey CeHaPe”li söylevlere yönelirken, CHP bu seçim yarışına da yine sağ kulvardan katılıyor.

Sermaye partileri kendi aralarında seçim ittifaklarını sağlamlaştırmaya çalışırken, on milyonlarca “seçmen” için ise bu seçimler daha baştan tartışmalı ve şaibelidir. Ortaya çıkan ilk göstergeler bile, bu seçimlerde de, seçtirenin sandıklara oy pusulası atanlar olmadığını ortaya çıkarmıştır. Kimsenin şeffaflığına inanmadığı bir orta oyunu daha 31 Mart günü hayata geçirilecektir.

Kullanılmayan metruk binalara ya da evlere sığdırılan binlerce “seçmen”, konukevlerinde ikamet ettiği varsayılan binlerce kolluk personeli “seçmen” vb., sahtekarlıklar şimdiden gün yüzüne çıkmış bulunmaktadır. Öte yandan, binlerce insan da yaşamıyorlarmış gibi yıllarca ikamet ettikleri evlerden silinebilmiştir. Ya da, insanları sağlıklı ve uzun bir yaşamdan mahrum edenler, sıra oy vermeye gelince 150 yaşında seçmen yaratabilmektedirler. Bu şekilde binlerce “seçmen” olduğunu seçimler sayesinde öğrenmiş olduk. Yaşamayanların mezarlarından çıkartılarak oy kullandırıldığı bir ülkede elbette bunlar şaşırtıcı değildir. Ahırlarda, viraneye dönmüş binalarda binlerce insan resmi kayıtlarda yaşıyor gösterilmektedir.

İşin aslı, buralar bu düzenden çıkarları olanların, haramzadelerin, sermaye sınıfının ve onların siyasetçilerinin yoksulları layık gördüğü yerdir. Sabancıların Malta vatandaşı olmasını normal karşılayanlar, seçmenlerini ahırlarda olmasa bile viraneye dönmüş binalarda yaşatmakta, eğer savaşlarda ve iş cinayetlerinde öldüremezlerse onlara sefil bir yaşam şansı tanımaktadırlar.

Tüm bu tuhaflıklar artık olağan hale getirilmiştir ve on milyonlarca insan buna alıştırılmaya çalışılmaktadır. İşin tuhaf yanı, Erdoğan’ın da tam bir arsızlıkla bu durumdan şikayetçi olmasıdır. Seçmen kütüklerinden silinen insanların açığa çıkmasını, hilenin deşifre edilmesini kendi lehlerine kullanmak için mağduriyete yatmakta, bunların kendilerini alt etmek için yapılan usulsüzlükler olduğunu söyleyebilmektedir. Düzenin sözde muhalefeti ise sürekli şikayet edip, her defasında izin vermeyeceğiz demelerine rağmen, engellemedikleri bu seçim hileleriyle dolu sandıkları tek kurtuluş yolu olarak göstermeye çalışmaktadırlar.

Çalmada ustalaşmış olanların hünerlerini bu seçimlerde de göstermeleri kimseyi şaşırtmayacaktır. Tıpkı servet ve sefalet arasındaki uçurumun gittikçe büyümesi, zenginler ile yoksullar arasındaki eşitsizliklerin daha da artması gibi. Tüm bunlara rağmen işçi ve emekçilerin umutları ısrarla seçim sandıklarına kilitlenmek istenmektedir. Oysa, kendilerini sefalete itenlerin seçim hileleriyle baş edemeseler de, onları seçim sandıklarında yenemeseler de, emekçilerin yine de kazanmaları mümkündür.

Emek ve sermaye arasında süren bu kavga, kavganın başladığı yerde, sömürünün yaşandığı yerde kazanılır. Bu nedenle mücadele seçim sandıklarında değil, üretim alanları ve sokaklarda verilmelidir. Zira üretim alanlarında iki ayrı sınıf tüm çıplaklığıyla karşı karşıyadır. Bir tarafta açlık ve yoksulluk sınırının altında, en kötü koşullarda çalışanlar, “ahırlarda” yaşayabileceği düşünülenler vardır. Diğer tarafta ise işçilerin ürettiklerine el koyarak zenginleşen kapitalistler vardır. Sokakta da bu iki sınıf karşı karşıya gelmelidir. Bu gerçeği en kolay gölgeleyen ise seçim sandıklarıdır.

Aslında en büyük hile, asıl adaletsizlik, toplumsal yaşamda hiçbir biçimde eşit olmayan sermaye sınıfı ile işçi sınıfını seçimler yoluyla aynı sandıklarda, aynı düzen partilerinde yan yana getirmeye çalışmaktır. Onlara bu sömürü düzeni içinde bir seçenek sunmak, geleceğini bu kapitalist düzene hapsetmektir. Özcesi, yoksulları ahırlarda yaşıyor göstermek ile onları tüm bu ve diğer haksızlıklarla dolu düzene layık görmek arasında temelde fark yoktur. Bu düzeni aşmayı hedeflemeyen her “seçenek”, ancak daha çok baskı, daha çok sömürü ve yıkım sayesinde ayakta durabilen bu sistemin ömrünü uzatmaya hizmet edecektir.