Kızışan hegemonya kavgası ve Almanya-Fransa ekseninin savaş hazırlıkları

AB bünyesinde beliren ve birliği tehdit eden sorunlar çözülecek midir? Almanya bunu başaracak mıdır? Bunlar konusunda kesin şeyler söylenemez. Ancak gitgide kızışan nüfuz mücadeleleri çerçevesinde yaşanan gelişmelerin, sadece ABD ile Rusya ve Çin’i değil, eninde sonunda AB ile ABD’yi, esas olarak da Almanya ile ABD’yi de karşı karşıya getireceği muhtemeldir.

Emperyalist devletlerin dünyaya hakim olma amaçlı nüfuz mücadeleleri gitgide kızışıyor. İktisadi, ticari, siyasi-diplomatik ve askeri her alanda aralarında kıyasıya bir rekabet var. Bunlarla bağlantılı olarak ilişkilerinde de değişiklikler oluyor. Bu arada güç dengeleri değişiyor, yeni güç odakları oluşuyor. Tüm bu gelişmeleri gözeterek iddialarını, stratejik amaç ve hedeflerini yeniden tanımlıyorlar, buna göre pozisyon alıyorlar.

Düne kadar açıktan ABD’ye kafa tutmaktan kaçınan diğer emperyalistler artık “biz de varız” diyerek öne çıkmaktadırlar. Bu güçlerden biri de Avrupa Birliği (AB), esasta da Almanya-Fransa eksenidir.

Değişen güç dengeleri ve çatışan çıkarlar

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı, ABD’nin her alanda ve her bakımdan mutlak üstünlüğü ile sonuçlandı. ABD, savaşın galibi olarak, dünyanın tartışmasız yeni lideri olarak öne çıktı, buna uygun pozisyon aldı ve sistem adına sorumluluklar üstlendi. Örneğin, savaşın birinci dereceden suçlusu olan, savaştan yenik çıkan ve ekonomik alanda tam bir yıkıma uğramış Almanya’nın imdadına ABD yetişti. Marshall Planı ile yardımda bulundu. ABD bununla da kalmadı, Avrupalı emperyalistleri AB için teşvik de etti. Tümü birlikte yıllarca süren saldırgan ve militan bir anti-komünizmin ifadesi olan Sovyet karşıtlığındaki yekpare birlikteliğin çimentosu oldu. Öyle ki, Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku’nun yıkılışına dek AB adeta ABD’nin uydusu gibiydi.

Emperyalist koalisyon hâlâ devam ediyor. Almanya adına Angela Merkel, Fransa adına çiçeği burnunda yeni lider E. Macron, yine “dostluğumuz bakidir, devam edecek, kimse aramızı bozamaz” diyorlar. Ne var ki, aradan geçen süre zarfında durumun önemli ölçüde değiştiği ve sürecin başka yönde seyretmekte olduğu; sözgelimi, AB ile ABD arasındaki ilişkileri geren, giderek karşı karşıya getiren, birbirlerini karşılıklı olarak suçlamalarını tetikleyen bir çıkar çatışması içinde oldukları da inkar edilemez bir gerçektir.

Almanya İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında ABD’nin de yardımı ile adına “Alman mucizesi” denen atılımla hızla ayakları üzerine dikilmiş, iktisadi alanda bir güç haline gelmiştir. Şimdi ise iktisadi ve ticari alanda sadece Avrupa’nın değil, ekonomik ve ticari alanda dünyanın Çin’le yarışabilen en güçlü ülkesi haline gelmiş bulunuyor. Öylesine ki, bu konumu ABD’yi rahatsız edecek boyutlar kazanmıştır. Kısacası, AB’nin ve Almanya’nın ABD’ye eskisi gibi bir bağımlılığı artık bulunmamaktadır. Tam tersine, gitgide daha tanımlı hale gelmek üzere, AB ayrı bir varlık olma yönünde ilerlemektedir.

Almanya ekonomik alandaki tartışmasız gücü ile öne çıkıyor. Fransa ise geçmişten beri diplomasi alanındaki ustalığı ve dünya politikasındaki ataklığı ile biliniyor. Böylece birbirlerini tamamlıyorlar. AB’nin ekseni ve motor gücüdürler. AB’yi ayrı bir varlık haline getirmek konusunda ittifak halindedirler. İki devletin AB’yi ABD’den bağımsız bir güç yapma yönlü çabaları son dönemde iyiden iyiye yoğunlaşmıştır. İkisi birlikte, daha sık biçimde, “Avrupa’nın birliği ve değerlerini korumaktan” söz etmeye başladılar. İş Avrupalılık konusunda Trump’la atışmaya kadar varmıştır. Fransa’nın bir önceki cumhurbaşkanı F. Hollande, ABD Başkanı Trump’ın Avrupalılıkları konusundaki rencide edici sözlerine, “Avrupalı olmak ya da olmamak Trump’ın belirleyeceği bir şey değildir” şeklinde sert bir karşılık vermişti. Almanya, onun adına da başbakanı Angela Merkel, belli bir süredir, “Avrupa’nın kaderini eline almasının zamanının geldiğini”, “Almanya’nın uluslararası alanda daha fazla sorumluluk üstlenmesi ve rolünü oynaması gerektiğini” dile getirmektedir.

Almanya’nın ticari ilişkilerinin en yoğun olduğu ülkelerden biri Amerika’dır. Alman markası otomobillerin en rağbet bulduğu bir pazardır Amerika. Dolayısıyla bu ilişki Almanya için yaşamsal önemdedir. ABD Trump’la birlikte Almanya’nın bu konumuna müdahale etmeye başlamıştır. Bu çerçevede ilk elden serbest ticaret anlaşmalarını imzalamaktan imtina edilmiştir. Bu, ancak ve ancak ABD’nin koşulları kabul edilirse düşünülecek bir husus olarak belirtilmiştir. Diğer yandan, Alman otomobil satışına gümrük duvarları yükseltilerek, araba sayısını sınırlayıp, otomobil şirketlerinden daha fazla vergi alınarak cevap olunmak istenmektedir. Bunu, ABD’nin Paris İklim Anlaşması’nı imzalamaması tutumu tamamlamaktadır.

AB ile ABD arasındaki geçmiş dönem ilişkilerinin gerilmesinin ve bir çatışma durumunun ortaya çıkıp gelişiyor olmasının temel nedeni farklılaşan çıkarlarıdır. Güç dengelerindeki ciddi değişikliklerdir. İktisadi alandan askeri alana dek uzanan tüm çatışmalar işte bu zeminde gerçekleşmektedir.

Yeri gelmişken belirtelim ki, Avrupa’nın artık bağımsız bir güç olmasının zamanının geldiği düşüncesi, Trump’ın “öngörülemez kişiliği” ve “ABD’nin artık güvenilir bir müttefik olmadığı”nın anlaşılması gibi gerekçelere dayandırılıyorsa da bu, gerçeği ifade etmemektedir. Bu fikirler, örneğin Almanya için hiç yeni değil. Almanya 1990’lardan beri bu tezi savunmaktadır. Sadece G7 zirvesi ile birlikte bu daha yüksek sesle dile getirilmeye başlanmıştır. Demek oluyor ki, Trump yalnızca bu eğilimi hızlandırıcı bir rol oynamıştır.

Büyüyen savaş tehlikesi ve hızlanan savaş hazırlıkları

ABD ekonomi ve ticaret cephesinde gerilemiştir. Koca Amerika pazarı Çin mallarının istilasına uğramıştır. Onları Almanya takip etmektedir. Bunların tümü doğru. Unutulan ise, tüm bunlara rağmen Amerika’nın dünya devi bir güç olduğu, pazarının da sadece iç pazar olmayıp tüm bir dünyayı kapsadığıdır. İkinci olarak, daha önce tartışmasız olan emperyalist dünya liderliğini kaybetmiş, daha doğrusu bunun tartışmalı hale gelmiş olması ABD’yi geçmiştekinden de saldırgan hale getirmektedir. Her yere müdahale etmekte, tüm kriz bölgelerinde asker bulundurmakta, devasa miktarda silah satışı yapmakta, çok yönlü biçimde yeni bir dünya savaşına hummalı bir hazırlık yürütmektedir. Elinde NATO gibi bir saldırı, savaş ve iç savaş aygıtı var. NATO elbette ki AB emperyalistlerinin de hizmetinde olmuştur. Onların emperyalist çıkarlarının güvenliğini koruma görevi de görmüştür. Fakat yine de NATO denen bu şiddet aygıtı tartışmasız olarak ABD’nin denetiminde olmuştur. Deyim yerindeyse ABD demek NATO demektir.

Bu böyle olmasına rağmen, ABD Trump’la birlikte NATO ve NATO’nun AB ile bağlantıları konusunda sert eleştiriler yapmaktadır. En açık ve dolaysız konuşan Trump’tır. Trump, NATO’nun aslında en çok AB’nin güvenliğini sağladığını, nedir ki, askeri masraflarını ise, Polonya’nınki gibi önemsiz katkılar dışında, esasta ABD’nin karşıladığını, pek çok kez uyarılmalarına karşın AB devletlerinin %2 gibi bir meblağın üzerine çıkmadıklarını belirtmektedir.

AB cephesinden, Trump’ın seçimler öncesi ve sonrasında çokça tekrarladığı bu eleştirilere ve çağrılara halihazırda bir cevap verilmemiştir. Tam tersine, AB, esas olarak da Almanya ve Fransa ile ABD arasında askeri alanda da bir mesafe oluşmaktadır. Nitekim, Avrupa’nın bağımsız bir güç olarak varlığı, ortak savunma politikalarının belirlenmesi, bir “Avrupa ordusu”nun oluşturulması, kendi güvenliğini kendisinin sağlaması, bunlar için gerekli tüm önlemlerin alınması yönlü girişimleri hız kazanmıştır. Öyle ki, bu konu her ikili görüşmede ya da AB platformlarında en çok konuşulan, üzerinde tartışma yapılan konu haline gelmiştir.

Nitekim, yakın günlerde gerçekleşen Macron-Merkel görüşmesinin ve Paris’te yapılan ortak bakanlar toplantısının ana gündemi yine ortak savunma politikaları idi. Bu toplantıda savaşa hazırlık hedefli planlar üzerinde duruldu. Bu çerçevede yeni tür savaş uçakları ve insansız savaş araçlarını üretme ve geliştirme kararı alındı. Bunun kendisi, silahlanmaya ve savaşa daha fazla bütçe ayırmak demektir. Ne var ki, AB’nin, öncü güçleri olarak Almanya ve Fransa’nın bu konudaki önceliği NATO olmayıp, artık daha yüksek sesle dillendirdikleri “Avrupa ordusu”dur. Savaş bütçelerini giderek buna uygun biçimde düzenlemek esas tercihleri haline gelmektedir.

Almanya bu konuda diğer Avrupalı emperyalistlerden birkaç adım öndedir. Alman tekelci burjuvazisi (en önce de silah tekelleri) her daim stratejik bir bakışa sahip olmuştur. Bugün de uzun vadeli bakmaktadır. Çıkarlarını daha tanımlı hale getirmeye çalışmaktadır. Sadece Avrupalı ortaklarına değil, AB’nin dağılmasını önlemek ve ortaklarını etrafında toplayarak, bundan aldığı gücü de kullanarak, küresel bir güç olduğunu diğer emperyalistlere, en başta da ABD’ye de kabul ettirmek istemektedir. A. Merkel de dahil Alman stratejik aklı ile donanımlı tüm temsilcilerinin, “daha fazla sorumluluk almak, Almanya’nın pozisyonunu yeniden belirlemek, mütevaziliği bir yana bırakarak öne çıkmak ve daha aktif olmak”tan kastettikleri tam da budur.

AB bünyesinde beliren ve birliği tehdit eden sorunlar çözülecek midir? Almanya bunu başaracak mıdır? Bunlar konusunda kesin şeyler söylenemez. Ancak gitgide kızışan nüfuz mücadeleleri çerçevesinde yaşanan gelişmelerin, sadece ABD ile Rusya ve Çin’i değil, eninde sonunda AB ile ABD’yi, esas olarak da Almanya ile ABD’yi de karşı karşıya getireceği muhtemeldir.