ABD’nin Venezuela’ya bitmeyen müdahalesi

ABD’nin Maduro hükümetini devirmek için her türlü şantaja, kirli tezgahlara, baskı ve yaptırımlara, katiller çetesini harekete geçirmek gibi kanlı girişimlere başvurmaya devam edeceğinden kuşku duyulmamalıdır. Onun, Venezuela’da arsızca sözünü ettiği “tam ve müreffeh demokrasiye geri dönme”nin ne demek olduğunu, Venezuela halkı da dahil Latin Amerika halkları ve emekçileri kendi acı deneyimleri üzerinden fazlasıyla bilmektedir.

1823 Monreo Doktrini ile Latin Amerika’yı arka bahçesi kabul eden ABD, o tarihten bugüne kadar Latin Amerika halkı ve emekçilerine karşı en kirli ve kanlı yöntemlerle savaş yürütüyor. Dünyanın en katliamcı haydut devleti olan ABD emperyalizmi, Amerika kıtasında sayısız silahlı-silahsız darbeler tezgahlayarak, dolaysız olarak desteklediği diktatörlükler aracılığıyla yüz binlerce Latin Amerikalının kanını akıttı.

Tezgahladığı askeri darbeleri gerçekleştirmeyi başaramadığı durumlarda kontr-gerilla çetelerini harekete geçirerek çıkarları önünde engel kabul ettiği rejimleri terörize edip içten çökertmek, onun sistemli olarak başvurduğu diğer yöntemlerinden biridir.

Bu yöntemlerin uygulandığı ülkelerden birinin de Venezuela olduğu biliniyor. Bu yoksul ülke Chavez’in başkanlık koltuğuna oturduğu günden bugüne kadar her türlü kirli ve kanlı müdahalelerin hedefi oldu. Dünyanın en önemli petrol rezervlerinden birine sahip olan Venezuela’da ABD’nin “Bolivarcı devrim”i kabul edeceği düşünülemezdi. Başkanlık koltuğuna oturduğu ilk yıllardan itibaren eğitim, sağlık ve barınma alanlarında önemli reformlara, toprak ve petrol şirketlerinde belli kamulaştırmalara girişen, “21. yüzyıl sosyalizmi”ni inşa edeceğini ve emperyalist egemenliği söküp atacağını iddia eden bir rejimi ulusal güvenlik tehdidi olarak tanımlayıp harekete geçmek, ABD için kaçınılmazdı.

Nitekim ABD emperyalizmi ve Venezuela burjuvazisi çok yönlü bir saldırganlıkla rejimi yıkmayı hedefleyen her türlü girişimde bulundular. Türlü karşı devrimci çabaların yanı sıra 2002’de gerçekleştirilen darbe girişimiyle de Chavez’i tutuklayarak “Bolivarcı devrim”i yıkmak istediler. Fakat milyonlarca emekçi “devrime” ve Chavez’e sahip çıkarak harekete geçmiş ve Chavez’i tekrar iktidara taşımışlardı. Darbe püskürtülmüş ve Chavez kurtarılmıştı. Fakat ABD ve Venezuela burjuvazisinin darbe tezgahlamak, ekonomik sabotaj ve yaptırımlarda bulunmak, on milyarlarca dolarlar akıtarak gerici muhalefet örgütlemek ve paramiliter çeteleri harekete geçirmek gibi çok yönlü saldırıları o günden bugüne devam etti ve etmektedir.

ABD’nin yeni kirli tezgahları ve yeni saldırı dalgası

ABD emperyalizmi türlü entrikalara, kirli tezgahlara ve kanlı girişimlere rağmen bugüne kadar “Bolivarcı devrimi” yıkmayı henüz başaramadı. Bir ay önceki darbe girişimi de başarısız kaldı. O, şimdi askeri müdahale tehdidinde de bulunarak saldırganlığı tırmandırmaktadır. Son bulduğu bahane ise yeni bir anayasanın hazırlanması amacıyla kurucu meclis temsilcilerinin belirlenmesi için seçime gidilmesi oldu.

ABD Dışişleri Bakanlığı, seçimi “dikta rejimine doğru atılan bir adım” olarak tanımlayıp Venezuela hükümetini kınamış ve “Washington yönetimi, Venezuela’daki diktanın mimarlarına yönelik güçlü ve hızlı önlemler almaya devam edecektir” tehdidinde bulunmuştu. Fransa, İspanya ve öteki Avrupa Birliği ülkeleri, Venezuela hükümetinden seçimleri iptal etmesini istemiş; Arjantin, Peru, Kolombiya ve Panama yapılacak seçimlerin sonuçlarını tanımayacaklarını bildirmiş; muhalefet ise seçimleri boykot etmişti.

İçte ve dıştaki tüm bu engelleme girişimlerine rağmen seçimlere gidilmiş, seçimlere katılım oranının yüzde 41,53 olduğu ileri sürülmüş ve Maduro seçimden zaferle çıkmıştı. Seçim süreci boyunca muhalefetin şiddet de içeren protestoları sonucu onlarca insan yaşamını yitirmişti. Gerici muhalefetin yanı sıra ABD emperyalizmi de harekete geçmiş ve askeri saldırganlık da dahil çok yönlü müdahalelerde bulunacağını ilan etmişti.

ABD emperyalizmi, Venezuela’da anayasanın yeniden yazılması için 30 Temmuz’da yapılan Kurucu Meclis seçiminin ardından bir dizi yaptırım kararı aldı. Venezuela devlet başkanı Maduro’yu diktatör olarak tanımlayan ABD, Maduro’ya yönelik yaptırım kararı aldığını ve bu yaptırımlara göre ABD’li şirket ve kişilerin de Maduro’yla ticari ilişki kurmasının yasaklandığını açıkladı.

Maduro yönetimini, “Venezuela halkının ve dünyadaki demokratik hükümetlerin kuvvetli şekilde karşı çıkmasına karşın” kurucu meclis seçimini gerçekleştirmekle suçlayan ABD, Kurucu Meclis’in kurulmasını da “Maduro’nun, Venezuela demokrasisini ve hukukun üstünlüğünü aşındırmak için yıllarca sürdürdüğü çabalarının” bir sonucu olarak değerlendirdi. ABD Hazine Bakanı Steven Mnuchin yaptırım kararına ilişkin açıklamasında, “Yapılan gayrimeşru seçimler, Maduro’nun Venezuela halkının iradesini dikkate almayan bir diktatör olduğunu teyit ettiğini”, ABD’nin “Maduro’ya karşı yaptırım kararı alarak, rejimin politikalarına karşı çıktığını ve ülkenin yeniden tam ve müreffeh demokrasiye geri dönmesini isteyen Venezuelalıları desteklediğini açıkça ortaya koyduğunu” ilan etti.

Washington yönetiminin yaptırımları arasında, Kurucu Meclis’i destekledikleri gerekçesiyle 8 kamu yetkilisi hakkında yaptırım kararı da var. Trump, Kurucu Meclis’in hemen ardından Venezuela’yı “hızlı ve ekonomik yaptırımla” tehdit etmiş, yaptırımların ilk adımı olarak da bakan düzeyinde bir kısım hükümet görevlilerinin ABD’deki mal varlıkları dondurulmuştu. Venezuela’ya yönelik yeni yaptırım paketi, Venezuela devlet kurumlarıyla bağlantılı şirketler ve kişilerle işbirliğini yasaklıyor. ABD şirketleri bundan böyle Venezuela’nın menkul kıymetlerine yatırım yapamayacak ve devlet tahvillerini alamayacak. Tüm bunlar ve öteki girişimler, Venezuela petrolüne yönelik ekonomik yaptırımların uygulanması tehditleriyle birleşmektedir. Örneğin ABD’nin Venezuela’nın ham petrolünü ithal etmesinin engellenmesi gibi…

ABD’nin Maduro hükümetini devirmek için her türlü şantaja, kirli tezgahlara, baskı ve yaptırımlara, katiller çetesini harekete geçirmek gibi kanlı girişimlere başvurmaya devam edeceğinden kuşku duyulmamalıdır. Onun, Venezuela’da arsızca sözünü ettiği “tam ve müreffeh demokrasiye geri dönme”nin ne demek olduğunu, Venezuela halkı da dahil Latin Amerika halkları ve emekçileri kendi acı deneyimleri üzerinden fazlasıyla bilmektedir.

ABD’nin Kıta’daki kanlı tarihi ve bugünü

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası arka bahçesi olarak kabul ettiği Latin Amerika’yı yeniden düzenleme girişimleri bir yana bırakılırsa, ABD’nin 1960’lardan bugüne kadar olan sicili faşist darbeler ve askeri müdahalelerle doludur. 1961’deki en önemli hareketi Küba devrimini hedef almasıyla başladı. ’61’de Küba’ya Domuzlar Körfezi çıkarması başlatan ABD, Küba devrimi karşısında kısa süre içinde dizleri üzerine çökmüştü. Ardından Küba’ya yönelik bugüne kadar devam eden ambargolar, sabotajlar, cinayetler, komplolar, yaptırımlar vb. içeren envaitürlü kirli, karanlık ve kanlı işler çevirdi. Elbette ki sadece Küba değil, Latin Amerika ülkelerinde güçlenen sol dalgaya karşı da aynı politikaları izledi. 2000’li yıllardan itibaren Bolivya, Ekvador, Arjantin, Brezilya, Uruguay, Nikaragua, Peru ve El Salvador bu kanlı politikaların hedefi oldu.

1970’lerden itibaren ise ABD Kıta’da sayısız darbe ve müdahaleler gerçekleştirdi. 1971’de CIA Bolivya’da düzenlediği askeri darbe ile başkan Torres’i devirdi. 1972’de ABD El Salvador’daki seçimlerde kendi uşak yönetimini destekledi. 1973’de Uruguay’da ABD tarafından desteklenen askerler iktidara el koydu. 1973’de CIA destekli askeri darbeyle Şili’de sosyalist başkan Salvador Allende öldürüldü. Darbeyle birlikte General Pinochet’in yaklaşık 20 yıl boyunca sürecek olan kanlı iktidarı başladı ve ülke karanlığa gömüldü. 1976’da Arjantin’de askeri faşist darbe gerçekleşti. 1980’de El Salvador’da askeri cunta hükümete el koydu. Ordu FMLN gerillalarına karşı kullanıldı ve sadece 1978-1981 yılları arasında 40 bine yakın kişinin öldürüldüğü ileri sürüldü. 1981’de CIA Sandinistlerin iktidarda olduğu Nikaragua’da kontra sürülerini eğiterek katliam çetelerine dönüştürdü ve bu ülkede 1990’a gelindiğinde ölü sayısının 50 bine ulaştığı iddia edildi. 1981’de Panama devlet başkanı CIA’nin operasyonuyla uçağı düşürülerek öldürüldü. 1983’te ABD Grenada’yı işgal etti, 1987’de kokainle mücadele adı altında Bolivya’ya asker gönderdi. 1989’da Panama’yı, 1994’de Haiti’yi işgal etti. 2002’de Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez’e karşı darbe girişimini destekledi. 2009’da Honduras’ta Manuel Zelaya hükümeti askeri darbe ile düşürüldü vb.

ABD Kıta’da sadece sol dalgayı durdurmak için değil, çıkarlarıyla çatışan, çıkarları önünde engele dönüşen ülkelere karşı da yukarıda özetlenen katliamcı politikaların uygulayıcısı ve temsilcisi oldu.

On yıllar boyunca Kıta’daki icraatları bunlardan ibaret olan ABD emperyalizmi, Venezuela’yı demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü aşındırmakla, dikta bir yönetime sahip olmakla suçlayabilmektedir. Ülkenin “yeniden tam ve müreffeh demokrasiye geri dönmesi için” çalıştığı yalanını utanmazca yinelemekte, bu “ulvi amaç” için gerekirse askeri müdahalede bulunacağını "demokrasi" ve "özgürlük" adına ilan edebilmektedir. İçerdeki Amerikancı gerici güruh da yine aynı demokrasi ve özgürlük adına ABD’yi müdahaleye davet edebilecek kadar onursuzlaşıp alçalabilmektedir.