ABD müdahalesi ve Venezuela’da yol ayrımı - A. Engin Yılmaz

Venezuela’daki gelişmeler, bir kez daha reformlara dayalı adımların işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin yaşamında iyileştirmeler sağlasalar da onların gerçek çıkarlarını ve istemlerini karşılayamayacağını gösterdi. En ileri reformların bile kapitalist sömürü ve emperyalist egemenlik zincirlerini kıramayacağı görüldü.

ABD emperyalizmi, Latin Amerika’da çıkarları önünde engel olarak gördüğü rejimlere her türlü kanlı ve kirli müdahalelerde bulunmayı, kanlı diktatörlükleri destekleyip darbeler tezgahlamayı olağan bir davranış haline getirmiştir. “Bolivarcı devrim”le birlikte Venezuela, ABD’nin çok yönlü müdahalelerine hedef olan ülkelerin başında geldi. Hugo Chavez’in ölümünden sonraki müdahaleler ise rejimi içten çökertmeyi de içeren sistematik ve çok boyutlu bir biçim kazandı. Gelinen aşamada darbe girişimi de olmak üzere çok yönlü saldırılar doruk noktaya ulaşmış durumda.

Devlet Başkanı Maduro, uzun süreden beri ABD ve Kolombiya’yı sağcı muhalefetle birlikte Venezuela’da darbe hazırlamakla suçluyor. ABD ise Venezuela’daki “Bolivarcı devrimi” yıkmak için Meksika ve Kolombiya devletleriyle işbirliği halinde çalıştıklarını geçen hafta dünya kamuoyuna itiraf etmişti. Bu itirafın ardından Venezuela’nın Valencia kentinde Devlet Başkanı Maduro’ya karşı bir grup askerin ayaklanma girişimi başladı ve ayaklanma kısa sürede bastırıldı.

Askeri ayaklanmanın bastırılmasının ardından açıklama yapan Maduro, askeri üsse yönelik saldırıyı, “Bu ordumuza karşı yapılmış bir terörist girişimdir” diye mahkum ederek, saldırıdan ABD ve Kolombiya’yı sorumlu tuttu.

Bu, ABD emperyalizminin, 2002 yılında Hugo Chavez’i 48 saatliğine alaşağı eden başarısız darbe girişiminden sonra ülkedeki ikinci darbesi oluyor. Ayrıca ABD başkanı Trump, Venezuela’daki gelişmelerin ardından, “Venezuela için birçok seçeneğimiz var. Bu arada askeri seçeneği de dışlamayacağım” diyerek ülkeyi tehdit etti. Dünyanın başka bölgelerinde asker bulundurdukları gibi Orta Amerika ülkesi Venezuela için de bu seçeneği değerlendirebileceklerini dile getirdi.

Gelinen aşamada Venezuela, ABD emperyalizminin ve Venezuela burjuvazisinin dayatmaları ve saldırıları karşısında daha önce hiç olmadığı kadar zayıflamış ve savunmasız kalmış görünüyor.

Venezuela’nın özelikle de 2014 yılından itibaren ekonomik ve siyasi bir kriz içinde olduğu biliniyor. Maduro, ülkeyi bu krizden çıkarmanın yollarından biri olarak anayasanın yeniden yazılması gerektiğini savunmuştu. Bunun sonucu olarak Temmuz’un sonunda kurucu meclis temsilcilerinin belirlenmesi için seçime gidileceğini açıklamıştı. 8 milyon kişinin oy kullandığı iddia edilen tartışmalı seçimlerin ardından Kurucu Meclis görevine başlamıştı. Meclisin göreve başlamasıyla ilk işi muhalif başsavcı Luisa Ortega’yı görevden almak oldu. Bunun ardından olaylar daha da hızlandı ve başta ABD olmak üzere, Kolombiya, Şili, Guatemala, Meksika, Panama ve Peru’nun yanı sıra bir dizi AB ülkesinde de uluslararası tepkiler büyüdü.

Sağcı muhalefetin yanı sıra söz konusu olan ülkeler de anayasa yazmak üzere seçilen yeni Kurucu Meclis’in meşru olmadığını ve parlamentoyu işlevsiz kılmayı hedeflediğini iddia ettiler ve bu meclis tarafından hazırlanacak anayasayı tanımayacaklarını duyurdular. Ayrıca ABD başkanı Trump, kurucu meclis seçimlerini, Maduro’nun varlıklarını dondurmak ve hükümetin yanı sıra iktidardaki Birleşik Sosyalist Parti’ye karşı daha fazla ekonomik yaptırımlarda bulunmak biçiminde karşıladı. Tüm bu gelişmeleri ayaklanma girişiminin izlediği biliniyor. Venezuela, aylardır şiddetli protesto gösterilerine sahne oluyor ve son dört ay içinde 120 kişinin öldüğü ileri sürülüyor. Ayaklanma girişimiyle birlikte ülke, çok daha karmaşık ve iç savaşı da kapsayabilecek çok boyutlu bir kriz sürecine girmiş oldu.

Venezuela’daki krizin arka planı

Hugo Chavez’in ölümüyle, “Bolivarcı devrim”in Maduro tarafından üstlenilmesinin ardından Venezuela, tarihinin en büyük ekonomik krizine doğru hızla yol aldı, sosyal çalkantılar boyutlandı. Ülke, Devlet Başkanı Maduro’ya karşı 2014’ten beri başlayan en şiddetli protestolara sahne olduğu gibi, büyük bir kıtlık ve yoksulluk sorunuyla da yüz yüze kaldı.

Gelirinin %96’sının petrole dayalı olduğu söylenen Venezuela’daki krizin, petrol fiyatlarının düşmesi sonucu patlak verdiği biliniyor. 2014 yılında başlayan bu krizin sonucu olarak Venezuela’da enflasyonun %700’e ulaştığı, ülkenin resmi para birimi olan ‘bolivar’ın da dolar karşısında %94 değer kaybetmiş olduğu söyleniyor. Maduro, uzun denebilecek bir süreden beri ciddi ölçüde gıda, ilaç vb. sorunların yaşandığı ülkeyi ekonomik ve siyasal krizin pençesinden kurtarmak için çırpınıyor. Kurucu Meclis bu arayışın bir ifadesi olarak gündeme getirildi. Fakat bu, ilk etapta siyasi istikrarsızlığın derinleşmesine yol açtı.

Hugo Chavez 1999’da devlet başkanlığı koltuğuna oturduğunda petrolü devletleştirmişti. Petrolden elde edilen gelirin bir bölümü sağlık, gıda, konut, eğitim gibi sosyal projelere aktarıldı. Yoksulluk geriledi, işsizlik azaldı, ücretler yükseltildi, tüm emekçiler lehine iyileştirmeler yapıldı ve sınırlı da olsa kamulaştırmalara gidildi. Chavez anti-emperyalist söylem ve tutumuyla da öne çıktı vb. Chavez kendi işçi ve emekçisine, yoksul halkına sunduğu tüm imkanları 2013’lere kadar petrol fiyatlarının dünya ölçüsünde çok yüksek olmasından yararlanarak sunabiliyordu. Fakat petrol fiyatlarının son yıllarda tepetaklak düşmesiyle, ulusal gelirinin yanı sıra ihracatının ezici bölümünü de petrolden sağladığı bilinen Venezuela derin bir krize düşmüş oldu. Ağır bir borç krizi, yüksek enflasyon, alım gücünün ve ulusal gelirin düşmesi, bütün temel ihtiyaç maddelerinde büyük bir kıtlık ve açlık, büyük çaplı kitlesel göçlerin başlaması, suç oranlarında yükseliş vb. Venezuela’nın bugünkü acı gerçekleri olarak yaşanmaktadır.

Bu durum, ABD destekli gerici muhalefetin güç kazanmasının ve siyasal istikrarsızlığın da nesnel toplumsal zeminidir. Dolayısıyla Venezuela’daki bütün gelişmeleri tümüyle emperyalist müdahalelere bağlamak, tek yanlı bir yaklaşım olur. Nitekim Venezuela yönetimi de sorunun kendilerinden kaynaklanan yanlarını görmüyor değil.

Venezuela’nın Ankara Büyükelçisi Reyes, Sol Portal’da yayınlanan mülakatta, ülkenin tablosunu ve sorunları özetlemekte, Suriye’de yapılmak istenenin Venezuela’da da denenmek istediğini ileri sürmekte ve sözü petrol rantıyla sosyalizmin gerçekleştirilemeyeceğine getirmektedir. “Petrol dolarlarının sonu yokmuş gibi sosyal harcamalara tahvil edildiği dönemin acı bir şekilde sona erdiği”ni de belirten Büyükelçi, “Altyapımız ve sanayimiz yok. Şunun farkındayız: Venezuela’da 100 yıldır petrol gelirlerine yaslanan çökmüş bir ekonomik model var” diyerek, sadece petrole bağımlı ekonominin açmazlarını vurguluyor. “Petrolün varil fiyatı 100 dolardan 20 dolara düşünce, gelirlerimizin çok büyük bölümünü kaybettik. Bu, bizim en büyük zaafımıza dönüştü” sözleriyle, bugünkü gelişmeleri özetliyor. Dolayısıyla bugünkü ekonomik ve siyasal istikrarsızlığın ve güçlenen gerici muhalefetin nesnel temellerine de işaret etmiş bulunuyor.

“Bolivarcı devrim” yol ayrımında

On yıllar boyunca kapitalist soygun politikaları ve neo-liberal saldırı dalgasıyla birçok temel haktan önemli ölçüde yoksun kalan, yokluk ve yoksulluğun, derin eşitsizliğin pençesinde bunalan Venezuela emekçileri Chavez önderliğindeki “Bolivarcı devrim programı”nın etkisi altında ayağa kalkmış ve Hugo Chavez’i iktidara taşımıştı. Başkanlık koltuğuna oturan Chavez, kapitalizmin yıkılması gerektiğini ileri sürmüş ve “21. yüzyıl sosyalizmi”ni inşa etmeye girişeceğini ilan etmişti. Bu amaçla giriştiği çeşitli kamulaştırma ve toplumsal reform hamleleri ile bir dizi sosyal, siyasal ve ekonomik reform gerçekleştirdi. Yerli büyük sermayeye ve yabancı kapitalist tekellere sınırlamalar getirildi ve emperyalizme karşı anlamlı denebilecek bir duruş sergilendi vb. Fakat bunların hiçbiri sosyalizm değildi.

Burjuvazinin sınıf iktidarı şiddete dayanan bir devrimle işçi ve emekçi sınıfların eline geçmediği, burjuva devletin iktidar aygıtları olan ordu, polis ve bürokrasi dağıtılmadığı, kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkileri tasfiye edilmediği ve dünya emperyalist sisteminin dışına çıkılmadığı sürece “21. yüzyıl sosyalizmi” bir yerde kapitalizmin katı gerçeğine çarpmak zorundaydı. Zira emperyalizmin yanı sıra Venezuela burjuvazisi de harekete geçip, elde edilen kazanımları tasfiye etmek için elinden geleni yapacaktı. Çünkü Venezuela burjuvazisi, ekonomi ve toplum üzerindeki iktidarını reformist ve halkçı kimliği bulunan, anti-emperyalist söylemler geliştiren bir odakla paylaşamazdı.

Nitekim gelinen yerde yaşanan da budur. “Bolivarcı devrimi” ve kazanımlarını tasfiye etmek için ABD emperyalizmi ve Venezuela burjuvazisi her türlü saldırıya girişmiş durumdadırlar. Venezuela’da derinleşen iktisadi ve siyasal krizi, büyüyen yokluk ve yoksunluğu, ağırlaşan sosyal sorunları bulunmaz bir fırsat olarak gören ABD emperyalizmi ve Venezuela burjuvazisi, bu durumu Bolivarcı rejimi yıkmanın imkanı haline getirmek için çırpınmaktadırlar. Rejimi yıkmayı hedefleyen bugünkü sert gerici muhalefet dalgasının kökleri eskilere uzansa da gelinen aşamada doruk noktaya ulaşmış bulunuyor. ABD’nin, gerici muhalefeti milyonlarca dolar harcayarak desteklediği de biliniyor. 2015’te Obama döneminde Venezuela rejimini “ABD’nin ulusal güvenliği ve dış siyaseti için olağanüstü bir tehdit” olarak nitelendiren ABD, saldırıları daha da yoğunlaştırdı ve işi bir darbe tezgahlamaya vardırmakla kalmadı, askeri müdahale tehdidinde de bulundu.

Gelinen aşamada “Bolivarcı devrim” büyük bir tehdit altındadır. ABD emperyalizminin ve onun ülkedeki yerli çetelerinin sürekli baskısı altında olan ve ülkedeki çok yönlü krizle bunalan Maduro, “Bolivarcı devrimi radikalleştirme” ihtiyacından söz etmiş olmakla birlikte, yazık ki bugünkü akıbetle yüz yüze kalmıştır. Venezuela işçi ve emekçileri “Bolivarcı devrim”in vadettiği “21. yüzyıl sosyalizmini” beklerken, kendilerini şiddetli bir krizin ortasında, yokluk ve yoksulluk içinde buldular. Maduro, Chavez döneminin birikimlerine yaslanarak bugüne kadar ayakta kalmayı başardı, ama artık sınırlarına dayanmış ve yol ayrımına gelmiş bulunuyor.

Bu yol ayrımında Maduro’nun ifadesiyle ya sınıf ve kitle hareketinin dinamizmine ve mücadele enerjisine yaslanarak “Bolivarcı devrim” radikalleşerek sonuçlarına varacak ya da kazanımlar ve mevziler sökülüp atılacaktır. Sonucu, halihazırda sert biçimler içinde sürmekte olan sınıf mücadelesinin seyri belirleyecektir. Adımlar sürekli geriye gitse ve rejim zayıflamış bulunsa da her şey bitmiş değildir. Önemli deneyim ve birikimler edinmiş olan Venezuela emekçileri emperyalist saldırganlığa ve gerici muhalefete kolayından boyun eğmeyecek, “Bolivarcı devrim” de kolayından teslim olmayacaktır. Fakat yazık ki rejim şahsında rahatsız edici çok şeyin biriktiği ve zayıflıkların derinleştiği de sır değildir.

Venezuela’daki gelişmeler, bir kez daha reformlara dayalı adımların işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin yaşamında iyileştirmeler sağlasalar da onların gerçek çıkarlarını ve istemlerini karşılayamayacağını gösterdi. En ileri reformların bile kapitalist sömürü ve emperyalist egemenlik zincirlerini kıramayacağı görüldü. Kapitalist sistem içinde kalındığı sürece hiçbir kazanımın güvencede olmadığı anlaşıldı.