İddiasız iddianameye savunmasız savunma: Haysiyet ve siyaset - Ali Duran Topuz

Ergenekon/Balyoz ve KCK davaları ile başlayan “iddiasız iddianame” geleneği politik nitelikli ceza davalarının ana biçimi haline gelince, savunmalar da savunma olmaktan çıktı. Demirtaş duruşma salonunu politikleştirirken, beraat değil ceza talep ederek piramitin ters çevrilmesine itirazını ironiyle dile getirdi. Yargıçların duruşmalarda sarf ettiği sözler de anti-hukukun sürdürdüğü yıkımın bir başka alameti.

Laf 1: “Ben tarafım!”
Laf 2: “Bunları daha önce de söylediniz.”
Laf 3: “Nerden biliyorsunuz farklı kararlar da veriyoruz!”
Laf 4: “Avukatın çok iddialı konuştu. Kabul etme o zaman Yargıtay’a götür!”

İlki Selahattin Demirtaş’ın yargılandığı Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi’nde söylendi. Reddi hakim talebi kabul edilmeyince çıkan tartışmada hakim böyle dedi, ne demek istedi anlamak mümkün değilse de, tarafsızlığı tartışma konusu yapılan bir yargıcın kendi konumu hakkında söz söyleme ihtiyacı duyması ve bunu “taraf olduğu” beyanıyla yapması nereden baksanız tuhaf, tavzihe muhtaç, fakat bir tavzih gelmedi.

İkinci laf, İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi reisi tarafından, imzacı akademisyen Ceren Sözeri’nin avukatına söylendi. Sanık ve avukatının savunmaları tutanağa sadece “Önceki beyanlarımızı tekrar ederiz” cümlesiyle geçince avukat haliyle itiraz etti. Yargıç, hem “Bunları daha önce söylediniz” dedi, hem de savunmaları tutanağa geçirdi. Bir sitem sözü gibi, beni uğraştırıyorsunuz gibilerinden.

Üçüncü laf da ayanı mahkemede aynı reis tarafından, yine imzacı akademisyen Mahmut Çınar’ın avukatına söylendi. Avukat, “Ne söylersem söyleyeyim vereceğiniz kararı biliyorum” deyince yargıç kendini savunma ihtiyacı hissetti. Dördüncü laf ise akademisyen Çınar’ın bizzat kendisine geldi. Hakim, Çınar’ın “hükmün açıklamasını geri bırakma” önerisini kabul etmesi üzerine, bu sitem ve iğneleme yüklü cümleyi kurdu.

Hakimler nasıl konuşur?

“Hakimler kararlarıyla konuşur.” Çok sevilen bir laftır, hakimin basit bir teknokrat ile mistik bir rahip arası bir yere konumlandırıldığı bir laf. Bu duyduğumuz laflar elbette basit bir teknokrat olmayı kabul etmediklerini gösteriyor, mistik bir rahip hiç olmadıklarını da. Olmasınlar da zaten. Fakat laflara bakınca, insanın duruşmalarda neler oluyor diye sorası geliyor.

Neler oluyor ki bir yargıç, “Ben tarafım” diye bağırabiliyor. Bir başkası usulen iki zıt tutumu birden gösterebiliyor, avukatla laf dalaşına giriyor ve sanığı iğneleme ihtiyacı hissediyor? O kadar ki neredeyse “yiğitsen yat da görelim” filan diyecek.

Siyasal sahne olarak duruşma

HDP’nin eski eş genel başkanı Selahattin Demirtaş davası, duruşmalarda neler olduğunu anlamamıza yarayacak önemli özellikler içeriyordu. Selahattin Demirtaş suçlandığına göre “savunma” yapacaktı fakat öyle olmadı. Demirtaş’ın yaptığı savunma değildi, “içimden gelmiyor savunma yapmak” dedi zaten özetle.

Savunma değil peki ne? İki gündür konuşuyor Demirtaş ve mahkeme heyeti dinliyor, ne yapacağını bilmediği için de dinliyor olabilir, ne yapacağını iyi bildiği için de. Demirtaş ne derse desin kararın belli olduğunu söylüyor, tahliye talep etmiyor, delillerini sıralamıyor, onun yerine mahkeme heyetinin iktidar partisinin üyesi olduğu iddiasını getiriyor, en özetle. “üç AKP’liye karşı bir HDP’li.”

Devlet, siyasal meseleleri yargıya havale edince yargı sahası da kendiliğinden siyasal sahne halini alıyor. Bunu bilen bir “şüpheli” olarak Demirtaş, duruşma salonunu bir parti faaliyeti salonuna ya da meydanına çeviriyor, hiç şüphesi olmadığı bir alan açıyor.

İki önemli mesaj

Kürtçe başladığı konuşmasında, “savunmasını Kürtçe yapamayacak kadar Kürtçe’den uzaklaştırılmış oluşu”una işaret ediyor. Böylece asıl “dava”yı, kendisinin hapiste tutulmasına yol açan “dava”yı hatırlatmış oluyor: Kürtlüğün ve Kürtçe’nin üstündeki baskıyı. Ardından hapishanede açlık grevini sürdüren Leyla Güven’e selam göndererek devam ediyor. Leyla Güven, malum, İmralı’da tutulan “Abdullah Öcalan’a tecritin sona erdirilmesi” talebiyle yürütüyor açlık grevini. Demirtaş, konuşmasının ikinci başlığı olarak bu konuya girip, “Talebi talebimdir” derken, yargısal sahneyi terse çeviriyor: Siyasal bir karara hukuki görünüm katılarak içerde tutuluşunu terse çeviriyor, hukuki konumu siyasal hale getiriyor.

Mahkeme heyeti bu durumlarda çokça rastlandığı gibi “savunmayla ilgili meselelere gelmesi”ni isteyebilir, iddianameyle ilgisiz konuşmasını engellemeye çalışabilirdi, yapmadı.

Yargıyı siyasetle görevlendirirseniz, siyaset yargıyı görev bildiği yoldan çıkarır. Ya Demirtaş duruşmasında olduğu gibi uzun süre dilini ısırır, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi kararı ve reddi hakim talebiyle sıkıştırılınca da taraf olduğunu bağırıverir. Ya Sözeri ve Çınar davasında olduğu gibi içerlemiş bir okul arkadaşı ruhiyatına bürünür.

Haysiyetin kayda geçişi

Son bir gözlem de Gençay Gürsoy’un mahkum edildiği duruşmaya dair: Gürsoy’un savunması da esasen bir savunma değil, kişisel görüş, bireysel tarih ve ilkesel kavrayışının etraflıca bir anlatımıydı. Çünkü gerçekte onun da savunma yapacağı bir suçlama yoktu ortada.

Gençay Gürsoy da hakkında hükmedileceğini bildiği hapis cezasına karşılık kişisel haysiyetini tutanaklara geçiriyordu. Ki akademisyen yargılamaları çoğunlukla bu formda ilerledi, yargıçlar hukuk, siyaset ve ahlak dersleri dinleyen efendi öğrenciler gibiydi. Arada, “Boğazda viski içmekle olmuyor bu işler” türü ihsası reyden ideolojik konum ilanına varana kadar çeşitli anlamlara gelebilecek ama hukukla hiçbir ilgisi olmayan laflar ettiklerini duyduk. Daha da duyacağız anlaşılan, çünkü anti-hukuk uygulamasında hukuki formları göstermeye devam etmek haddinden fazla güçlü sinirler istiyor. Ortada tartışılacak hukuk olmayınca siyaset ve haysiyet dili anti-hukuk dilini çözüveriyor.

Gazete Duvar / 14.12.18