Bir ‘ağlama duvarı’ olarak Davos - Ergin Yıldızoğlu

Bu yıl Dünya Ekonomik Forumu’nun Davos zirvesi, adeta uluslararası mali sermayenin “ağlama duvarına” dönüştü. Dert çok, dilekler ise ölmüş küreselleşme tanrısının arkalarında bıraktığı boşlukta yankılanmaya mahkûm. 

Şeyler değişirken 

Davos “ağlama duvarına” sıkıştırılan “dilek kâğıtlarından” önce, uluslararası mali sermayenin sözcülerinden McKinsey&Co’nun, WEF zirvesi başlarken yayımladığı rapora bir göz atmak yararlı olabilir. 
Geçiş sürecinde küreselleşme: Ticaret ve değer zincirlerinin geleceği” başlıklı rapor, bu zincirlerin küresel yapısının değişmekte olduğunu anlatıyordu. Aslında rapora yakından bakınca, bu zincirlerin parçalanmakta olduğu anlaşılıyor. Çünkü rapor, küresel talep yapısının, coğrafyasının değişmeye başladığını, yükselmekte olan ülkelerin (örneğin Çin) içindeki yerel zincirlerin güçlendiğini, yerel ticaretteki artışın, küresel ticareti zayıflattığını söylüyor. Diğer bir deyişle uluslararası mali sermayenin ayağının altındaki küresel zemin parçalanıyor. 
WEF’in, bu yıl yayımladığı risk raporunun gerçek temasını, bu parçalanmanın getirdiği kaygılar oluşturuyor: Küresel riskler yoğunlaşıyor, ancak bu riskleri göğüsleyebilecek bir kolektif irade ortada yok, onun yerine bölünmeler artıyor. Dünya güçlü bir biçimde devlet merkezli siyaset dönemine giriyor. Birçok ulus devlet, uluslararası ya da uluslar üstü kurumlardan “kontrolü geri alma” çabası içinde. Bu çabalar küresel risklere kolektif tepki verme olasılığını zayıflatıyor. Küresel sorunlara gittikçe daha çok batıyoruz. Bunlardan kendimizi çıkarmakta çok zorlanacağız. (abç) 
Bu yakınmaların arkasında uluslararası mali sermayenin en önemli sorunu yatıyor. Eğer bir hegemonya sistemi, düzenlediği kurallar (ekonomik, siyasi mimari) geçerliyse, mali sermaye değerlenme sürecini, ulus devletlere bölünmüş bir ekonomik ve siyasi coğrafyada güvenlik içinde işletebilir. Hegemonya düzeni zayıfladıkça bu siyasi-ekonomik coğrafya üzerindeki irade parçalanmaya, kurallar farklı iradelerin basıncı altında çeşitlenmeye başlar. 
Diğer bir deyişle, ulus devletlere bölünmüş alanlarda, sermayelerin artık kendi değerlenme/genişleme süreçlerini işletmek için ulus devlet politikalarına daha çok dayanmaya başladığı bir “küresel” coğrafyada, belli bir devletin korumasından yoksun uluslararası mali sermaye için değerlenme sürecini sürdürmek gittikçe zorlaşır. 
Dün hegemonyacının dayattığı, neo-liberal küreselleşme bir kolektif iradeyi yansıtmıyordu. Bugün, bu dayatmanın etkisini yitirdiği yerde, devletler arası rekabetin keskinleşmeye başladığı dönemde, kolektif bir irade yokluğundan yakınmalar, “küresel ısınma” sorunu bayrağına sarılarak bir kolektif irade üretme çabaları, mezarlıktan geçerken çalınan ıslıktan daha fazla bir etkinliğe sahip değil.

Ne vizyon, ne harita ne de lider... 
Ben kendi hesabıma, “Davos man”in küresel ısınma sorununu gündemin başına koyarak kolektif irade arama çabasını ciddiye almıyorum. Bu bir önyargı da değil. Çünkü uluslararası sermayenin Davos’a giden kalabalığıyla neredeyse tamamen örtüşen bir “küme” bir başka bağlamda, başka bir hava çalıyor. 
Wall Street Journal aktarıyor: Conference Board adlı araştırma kuruluşunun, tüm dünyada en önde gelen şirketlerden, 800’den fazla CEO’yu (en üst düzey yönetici) kapsayan anketine göre, 2019’a ilişkin en önemli kaygıların başında bir resesyon olasılığı geliyor. Ondan sonra gelen dört kaygı konusundan ikisi ekonomik (uluslararası ticaret ve yeni rakipler) kaygılarla, ikisi de küresel alanda siyasi istikrarsızlıkların artmasıylasiyasi kurumlara güvensizliğin gerilemesiyle ilgili. Küresel ısınma bu CEO’ların aklındaki kaygılar listesinde ilk beşe girmiyor. 
Davos’a damgasını vuran durum aslında şudur: Kapitalizmin yapısal krizini yönetecek, uluslararası mali sermayenin küresel çıkarlarına uygun bir ekonomik ve siyasi model, düzenleyici güç artık yoktur. Bu ikisinin yeniden inşa edilmesine ilişkin ne bir vizyon, ne bir harita ne de bir lider vardır. Yalnızca bu yokluğun Davos tepesindeki yankıları...

Cumhuriyet / 21.01.19